Belgesel Fotoğrafçı Mehmet Kaplan ile Söyleşi "Her kare, bir zamanın tanığıdır; göz unutur ama fotoğraf hatırlar."
Bellek sadece kelimelerle değil, imgelerle de taşınır. Fotoğraf, unutmanın en sessiz ama en güçlü karşı duruş biçimidir. Belgesel fotoğrafçı Mehmet Kaplan, yıllardır kamerasını yalnızca kadrajın estetiğine değil, hayatın görünmeyen yüzüne yöneltiyor. Onun fotoğraflarında bir halkın yüzü, bir kentin sessizliği, bir çocuğun bakışı kalıyor.

"Fotoğraf, sessizliğin konuştuğu tek dildir."
Bu söyleşide, bir kareye sığan hikâyelerin, unutmamaya direnen bir hafızaya nasıl dönüştüğünü konuştuk.
"Her hediye bir kapı açar; benim kapım bir fotoğraf makinesiydi."
Fotoğrafla yolculuğunuz nasıl başladı? İlk karelerinizi çekerken sizi harekete geçiren duygu neydi?
Fotoğrafla ilişkim, kız kardeşimin bana doğum günümde hediye ettiği bir fotoğraf makinesiyle başladı. Mekanik bir Zenit’ti, Rus yapımı. Aslında o dönem elimde orta format bir makine vardı ama hiç kullanmıyordum.
Evde kardeşler arasında sık sık sanat, edebiyat ve tarih üzerine sohbetler ederdik. Herkes kendi sevdiği alanlardan söz ederdi; ben de hep fotoğrafa olan ilgimi anlatırdım. Kız kardeşim de bu ilgiyi fark edip o makineyi hediye etmişti. Aslında farkında olmadan bana bir kapı açtı. İşte o andan sonra fotoğraf benim için sadece bir merak değil, hayatın ta kendisi oldu.
"Her kare bir tanıklık, her tanıklık bir zaman kapsülü."
Fotoğraf sizin için ne ifade ediyor? Bir kare, yalnızca bir görüntü mü yoksa bir tanıklık biçimi mi?
Fotoğraf benim için hiçbir zaman yalnızca bir görüntü olmadı. Zaten beni fotoğrafa yönlendiren şey de buydu. Ustalarımızın dediği gibi; fotoğrafçı, yaşadığı dönemin tanığı ve o dönemin hafızasının arşivcisidir. Bu yüzden benim için her kare, bir tanıklığın ifadesidir. Zamanı dondurmaz, onun içindeki hakikati görünür kılar.

Belgesel fotoğraf çoğu zaman acıya, yoksulluğa ya da direnişe tanıklık eder. Siz bu tanıklıkla nasıl bir etik denge kuruyorsunuz?
Hayvanlar katledilirken, doğa yok olurken, insanlar bir yandan geçim derdiyle bir yandan da adalet ve özgürlük arayışıyla yaşam mücadelesi verirken... Bizler bu anları fotoğraflıyoruz ve bugünün hafızasını oluşturuyoruz.
Ama acı ve trajediyle yüzleşmek kolay değil. Fotoğrafçı olarak bazen araya bir mesafe koymak gerekiyor. Çünkü mesele sadece “göstermek” değil; nasıl gösterdiğin, neyi görünür kıldığın da önemli. Bu denge, hem vicdani hem sanatsal bir sınav aslında!
Bir fotoğrafta en çok neyi ararsınız? Işığı mı, duyguyu mu, yoksa hikâyeyi mi?
Hepsini arıyorum, çünkü biri eksik olduğunda diğeri tam anlamını bulamıyor. Bazen ışığı buluyorum ama duyguyu kaybediyorum, bazen hikâyeyi yakalıyorum ama ışık eksik kalıyor. O zaman bir tür varoluş sancısı hissediyorum. Ama o sancıyı da seviyorum, çünkü fotoğraf biraz da bu sancının içinde olgunlaşıyor.
"Fotoğraf, sancının içinde olgunlaşır."
Fotoğraflarınızda sıklıkla sessizlik hissediliyor. Bu sessizlik sizce izleyiciye ne söylüyor?
Benim için fotoğraflarım aslında sessiz çığlıklar atıyor. O çığlıkları ben duyuyorum çekerken. Fotoğraflarıma bakanlar ise o çığlıkların yankısını bir sessizlik olarak hissediyor.

Bu yüzden bazen fotoğraflarımın altına kısa edebi metinler ya da alıntılar ekliyorum. Çünkü her fotoğrafın bir sesi, her sessizliğin de bir sözü var. Ben, o sözü duyulur kılmaya çalışıyorum.
Dijital çağda, fotoğrafın tanıklık gücü sizce hâlâ aynı mı? Görsel bolluk içinde bir fotoğraf nasıl kalıcı olabilir?
İlk bakışta dijital çağ fotoğraf için bir dezavantaj gibi görünebilir. Fakat doğru yapılan her iş gibi, fotoğraf da özüne sadık kalırsa güçlü ve kalıcı olur.
Ben şöyle düşünüyorum: Hiçbir şey kaynağına dönmekten alıkonmaz. Yeter ki yapılan iş, aslına ihanet etmesin. Fotoğraf da böyle bir sadakatin işidir.
"Arayış, her fotoğrafın en değerli karesi olabilir."
Unutulmasın dediğiniz bir fotoğrafınız var mı? O kare sizin için neyi temsil ediyor?
Sanırım o fotoğrafı henüz çekemedim. Eğer “var” deseydim, fotoğrafa nokta koymuş olurdum. Henüz o kıvama geldiğimi düşünmüyorum. Arayış bitmesin istiyorum.

"Bir kare sadece bir görüntü değildir; bir halkın, bir coğrafyanın, bir sessizliğin hafızasıdır."
“Bir Fotoğrafın Hafızası”, bugünün en sessiz tanıklık biçimlerinden biri! Her kare bir iz, her iz bir hafıza! Mehmet Kaplan’ın objektifinden baktığınızda, yalnızca bir anı değil; bir halkın, bir coğrafyanın ve bir sessizliğin yüzünü görüyorsunuz.

Her fotoğraf, zamanı dondurmasa da onun içindeki hakikati görünür kılıyor; her sessizlik, duyulmamış çığlıkların yankısını taşıyor. Mehmet Kaplan’ın sözleri, fotoğrafın sadece bir görsel değil; ‘‘bir hafıza, bir tanıklık ve bir direniş’’ biçimi olduğunu hatırlatıyor.
“Hafızanın Tanıkları”