Fırat Cewerî ile Bir Dilin Direnişi Üzerine Söyleşi

“Bazı kelimeler, sürgünde bile vatanını terk etmez.”

Modern Kürt edebiyatının önemli isimlerinden Fırat Cewerî, Mardin’in Derik ilçesinde doğdu. İlk gençlik yıllarını Nusaybin’de geçirdi. 1980 yılında ülkeden göç edip İsveç’e yerleşti. Aynı yıl Kürtçe ilk kitabı yayımlandı. O zamandan bu yana edebiyatın farklı türlerinde Kürtçe eserler vermektedir.

1992’de Nûdem dergisini on yıl boyunca aralıksız çıkardı. Ardından yalnızca çevirilere yer veren Nûdem Çeviri adlı dergiyi ve Nûdem Yayınevi’ni kurdu. Bugüne dek 20 kitap kaleme aldı; dünya edebiyatından 25 kitabı Kürtçeye çevirdi. Eserleri İsveççe, İngilizce, Almanca, Farsça, Arapça, İtalyanca, Portekizce ve Türkçeye çevrildi.

Öyküleri birçok uluslararası antolojide yer aldı ve sinemaya uyarlandı. Geç Bir Sonbahardı, Birini Öldüreceğim, Lehî, Maria Bir Melekti ve Kırık Kalbimin Soluğu adlı romanlarıyla dikkatleri üzerine çeken Cewerî, hâlen İsveç’te yaşamaktadır. İsveç Yazarlar Birliği üyesi olan yazar, uzun yıllar Sürgündeki Yazarlar Komitesi başkanlığı yapmıştır.

Fırat Cevheri

Fırat Cewerî, 2018’de İsveç Akademi Ödülü, 2020’de Altın Kalem Ödülü, 2024’te ise İtalya Uluslararası Ostana Ödülü’ne layık görüldü.

Dilin Sürgün Hâli, Hafızanın Direnişi

Edebiyatın, belleğin ve dilin kesiştiği yerde bazı kelimeler sürgünde bile yaşamaya devam eder. Fırat Cewerî ile dilin sürgün hâlini, yazının tanıklığını ve unutmaya karşı direnen hafızayı konuştuk. Bu söyleşi, dilin yalnızca bir iletişim aracı değil, bir varoluş biçimi ve kültürel direniş alanı olduğuna dair derin bir tanıklık sunuyor.

“Kelimelerimi sessizlikten kurtarmak için yazmaya başladım.”

Yazıya yönelme süreciniz nasıl başladı? İlk metinlerinizi hangi duygularla kaleme aldınız?
Kelimelerimi sessizlikten kurtarmak için yazmaya başladım. Çocukken dilimin yasak olduğunu, gizlice konuşulduğunu, neredeyse yasak bir dua gibi duyardım. Sevdiğim dilin toplum içinde kullanılmasına izin verilmediğini anladığımda, yazmak gizli bir sığınak haline geldi benim için. Annemin sesini, dilimin zenginliğini, tarihimizin derinliğini, şarkılarımızı, varlığımızı korumak istedim, onun için yazdım. İlk metinlerim, silinmekte olan bir şeye tutunma çabalarıydı. Hatırlamak için yazdım, unutulmamak için, aynı zamanda var olduğumuzu göstermek için de edebiyata yöneldim, yazdım.

2-15

“Bir dil sadece dilbilgisiyle değil, sevgiyle de hayatta kalır.”

Edebiyat ve sürgün teması, Kürtçe yazının en belirgin damarlarından biri. Sizce bir dil, sürgünde nasıl hayatta kalabilir?

Bir dil sadece dilbilgisiyle değil, sevgiyle de hayatta kalır. Sürgünde dil hem bir kırılganlık hem de bir güç haline gelir. Onu içimizde taşırız ve günlük hayatımızda her kullandığımızda bir şiirde, bir telefon görüşmesinde, bir uyku vakti şarkısında ona oksijen veririz. Sürgün, dili hem nadir hem de daha sevilen kılabilir. Uzaktayken her kelime kutsallaşır. Bir dil, sürgüne rağmen değil, sürgün sayesinde yaşamaya devam eder bazen.

“Edebiyat sadece olayların değil, sessizliklerin de tanığıdır.”

Edebiyat sizce bir tanıklık biçimi midir? Yazarken geçmişe mi, bugüne mi, yoksa geleceğe mi tanıklık ettiğinizi düşünüyorsunuz?

Evet, edebiyat tanıklıktır, ama sadece olayların değil; duyguların, düşlerin ve sessizliklerin. Yazarken, aynı anda üç şeye tanıklık ediyormuş gibi hissediyorum. Geçmişi kelimelerimde taşıyorum, yazarak bugünü anlamaya çalışıyorum ve geleceğin metinlerimi okuyup kendini tanımasını umuyorum. Her öyküde hem hüzün hem de umut vardır ve yazma yoluyla hafıza direnişe dönüşür.

“Kürtçe her metin, aşkı da anlatsa bir direniş izi taşır.”

Günümüzde Kürtçe yazmak sizce hâlâ bir direniş biçimi olarak değerlendirilebilir mi, yoksa artık doğal bir ifade alanı mı kazandı?

3-6

Kürtçe hâlâ bir eğitim dili olmadığı için, Kürtçe yazmak, Kürtçe konuşmak, Kürtçeyi diriltmek anlamına gelir; evet, bir nevi direniştir. Kürtçeyi yasaklayan sisteme karşı bir başkaldırıdır ama aynı zamanda özgürlüktür. Kürtçe yazmak şunu söylemektir: “Dilim onurlu, kelimelerim canlı.” Kışkırtıcı olmak için değil, bütün olmak için yazıyorum. Dil her alanda tam anlamıyla var olma hakkına sahip olmadığı sürece, Kürtçe her metin aşk veya yağmurla ilgili olsa bile bir direniş izi taşıyacaktır, taşımaktadır.

“Artık konuşamayanlar için yazmaya çalışıyorum.”

Bellek, yazılarınızda neredeyse bir karakter gibi yer alıyor. Kayıplar, yaslar ve unutulmuş hikâyeler eserlerinize nasıl yansıyor?

Kitaplarımda hafızanın gerçek anlatıcı olduğuna inanıyorum. Artık konuşamayanlar için yazmaya çalışıyorum. Babam, köyüm, şehrim, kaybolanlar. Keder bir gölge olarak orada ama aynı zamanda bir ışık olarak da! Bazen hatırlamak için değil, unutmak için yazıyormuşum gibi hissediyorum ama yazdıkça hatırlıyorum, hatırladıkça hatırlatmak istiyorum. Kayıp bana her hikâyenin hayatı yeniden canlandırmanın bir yolu olduğunu öğretti, sadece dilde bile olsa.

“Her genç, Kürtçe bir kelime yazdığında tarih yeniden nefes alır.”

Genç yazarlar açısından baktığınızda, dilin ve belleğin geleceğini nasıl görüyorsunuz? Yazmak sizce hâlâ umut üretmenin bir yolu mu?

Gençlere inanıyorum. Onlar hem birden fazla dil hem de birden fazla dünya taşıyorlar içlerinde. Sadece sürgün hakkında değil, aynı zamanda aşk, şehir hayatı, teknoloji ve gelecek hakkında da yazıyorlar; Kürt edebiyatının alanını genişletiyorlar. Yazmak hâlâ umut yaratmanın bir yolu, çünkü her metin nesiller arasında bir köprüdür. Genç bir insan Kürtçe bir kelime yazdığında, dünyanın neresinde olursa olsun, tarih yaşamaya devam eder.

“Sürgün, iki dil, iki zaman arasında yaşamaktır.”

Son olarak, eğer birkaç kelimeyle bütün bu sürgün duygusunu anlatmanız gerekseydi, o kelimeler hangisi olurdu?

Sürgün, iki dünya, iki dil, iki zaman arasında yaşamaktır. Ama bu arada kalmak aynı zamanda bir fırsattır; yeni bir şey yaratmak, kaybedileni bulunanla birleştirmek. Aradaki boşluk acı verici ama aynı zamanda verimlidir. Edebiyatımın doğduğu yer, dilimin yasak olduğu ülkem olsa da, edebiyatımın geliştiği yer de sürgündür.

“Bazı diller sadece konuşulmaz; yaşanır, hatırlanır ve yazıyla direnir.”

Bu söyleşi, dilin ve belleğin zamana karşı direnişini hatırlatan bir tanıklık niteliğinde.
Fırat Cewerî’nin sözleri, yalnızca edebiyatın değil, kimliğin ve hafızanın da taşıyıcısı olmayı sürdürüyor. Her kelimenin ardında unutmamaya, var olmaya ve sürgünde bile kök salmaya dair derin bir irade hissediliyor.

5-2

"Hafızanın Tanıkları"