Enstrüman ustası Adnan Aydemir ile zanaat, hafıza ve üretim üzerine
“Ağaç, toprağın hafızasını taşır; usta o hafızanın sesini açığa çıkarır.”
Adnan Aydemir’in enstrüman atölyesine adım atıldığında insanı yoğun bir emek duygusu sarıyor. Duvarlarda sıralanan saz gövdeleri, işlenmeyi bekleyen ağaçlar, makineler ve her köşeye sinmiş üretim disiplini… Bu mekân, yıllardır süren ustalığın derin izlerini taşıyor.
Enstrüman yapımı teknik bir süreç olmanın ötesinde büyük bir dikkat, sabır ve deneyim gerektiriyor. Ağacın seçilmesinden kurutulmasına, şekil verilmesinden ses ayarına uzanan her aşama ayrı bir birikim ve özen istiyor. Ortaya çıkan enstrüman, bir müzik aletinden çok daha fazlasını; uzun ve titiz bir emeğin somutlaşmış hâlini temsil ediyor.
Adnan Aydemir ile yaptığımız bu söyleşide enstrüman yapımının inceliklerini, ustalık anlayışındaki dönüşümü, el emeğinin günümüzdeki zorluklarını ve bu zanaatın kültürel hafızadaki yerini derinlemesine ele alıyoruz.
“İlk ses, insanın çocukluğunda duyduğu sessizlikten doğar.”
Enstrüman yapımına ilk başladığınız yılları anlatır mısınız? Bu mesleğe yönelmenize yol açan kişisel tecrübeler, ilham kaynakları ve dönüm noktaları nelerdi?
Bu mesleğe başlamamdaki etkenler küçüklüğümde dinlediğim, beynimde ve yüreğimde yer edinen Türk halk müziğine olan ilgim ve gittikçe derinleşen bağlar sebep oldu sanırım. Televizyonun olmadığı çocukluğumuzda köy odalarında yapılan sohbetler, dost meclislerinde söylenen türküler, cemlerde söylenen deyişler, radyoda dinlediğim Kürtçe, Zazaca ve dengbejler, bağlama ve Tenbur çalıp türkü söyleyenlere duyduğum hayranlık özellikle (Davut Sulari, Aşık Daimi, Feyzullah Çınar, Aşık Mahsuni Şerif, Muhlis Akarsu, Ali Ekber Çiçek, Aşık Veysel, Hasret Gültekin, Nesimi Çimen ve daha nice sanatçı) bende büyük bir merak uyandırdı. Bu da ilgimin bu alana yönelmesine sebep oldu.
1993 yılında lise çağımda Erzincan’da küçük bir atölyede başlayan yolculuğum 1995 yılında beni İstanbul’a getirdi. İstanbul’da pek çok değerli usta ile çalışarak ve kıymetli sanatçılardan gelen yorumlar, eleştiriler, fikirler ve onların tecrübelerinden yararlanarak kendimi geliştirme imkânı buldum.
Özellikle benim için hem sanatı hem de sanatçıya verdiği değerle bendeki yeri çok ayrı olan değerli sanatçı Erkan Oğur ile tanışmam bu işe olan sevgi ve bağlılığımı kat be kat artırdı diyebilirim. 17 yıl gibi bir deneyimin sonunda da 2010 yılında Kartal/Yakacık’ta tomurcuk anlamına gelen (lizge) adıyla Lizge Müzik Evi’ni kurdum. Burada çalışmalarımı sanatseverlerle buluşturuyor, bilgi ve tecrübemi sanata dönüştürüyorum. Enstrümanlarımı değerli sanatçılara emanet ediyorum. İşime hâlâ ilk başladığım günkü tutku ve sevgiyle bağlıyım. İşimi severek yapıyorum. Ağaca form vermeyi, sesine ses vermeyi seviyorum. Ağaca vefa borcumu böyle ödemeye çalışıyorum. Yani Veysel için toprak ne ise benim için de ağaç odur diyebilirim.
“Ağaç, içindeki sesi saklar; usta onu dinleyendir.”
Bir enstrümanın yapım süreci sizin için hangi aşamada gerçekten başlıyor? Ağaç seçiminin enstrümanın karakterini, ses kalitesini ve uzun ömürlülüğünü nasıl belirlediğini anlatır mısınız?
Gerçek bir enstrüman yapımı, “akustik planlama ve ağaç seçimi” aşamasında başlar. Ağaç, yaşayan ve hücrelerinde geçmişin izlerini (nem, yoğunluk, büyüme hızı) taşıyan organik bir malzemedir. Ben, yapacağım enstrümanın boyutuna, çalınacağı yöreye veya müzisyenin beklentisine göre bir frekans belirleyerek işe başlarım.
Örneğin; bas frekansları yoğun, tok bir ses mi hedefleniyor, yoksa tizleri parlak, feryat eden bir ses mi? Ağaca parmak boğumlarıyla vurarak çıkardığı tınlamayı dikkatle dinleyerek ağaç seçimimi yaparım.
“Emeğin sesi, teknik ile sezgi arasında kurulur.”
Yıllardır bu atölyede çalışan biri olarak, iyi bir enstrümanı ortaya çıkaran en kritik unsurlar nelerdir? Teknik bilgi mi, sezgi mi, yoksa malzeme ile kurulan ilişki mi ön planda?
Bir enstrüman yapımında “kritik unsur” tek başına bir şey ifade etmez. Teknik bilgi, sezgi ve malzeme ile kurulan ilişkinin dengesi önemlidir.
Teknik olarak ölçülerin, akustik prensiplerin, ahşap işçiliğinin ve yapısal dayanıklılığın bilinmesi olmazsa olmazdır. Usta, hangi kalınlıkta ses tablası kullanacağını, hangi açıyla sapı yerleştireceğini bilmezse enstrüman doğru ses vermez.
Teknik bilgi de, sezgi de, malzeme ile kurulan bağ da ve en önemlisi disiplin de bu işin mayasıdır. Teknik bilgi olarak ağacın seçimi, enstrümanın üç temel direğini belirler: karakter (tını), ses kalitesi (yoğunluk ve projeksiyon) ve uzun ömürlülük.
Enstrümanda sesin kalitesini özellikle kapak (ses tablası) ve ustalık belirler. Kapakta neredeyse istisnasız olarak ladin (Alman ladini, Sibirya ladini, Borçka ladini) veya Kanada sediri kullanırım. Yavaş büyüyen ve halkaları sık ağaçlardır bunlar. Aynı zamanda kapak ağacının damarlarının düz ve birbirine paralel olması (Bağlama ve Tenbur için) gerekir.
Sık damarlı bir ladin kapak, tellerin titreşimini enstrümanın gövdesine kusursuz iletir. Ağaç eğer doğru seçilmezse, ses cılız kalır, patlar veya zamanla “sağırlaşır.” Bu nedenle ağaç seçiminin işin püf noktası olduğunu söyleyebilirim.
Malzeme ile ilişki kurmada ahşap, metal, deri… Her malzemenin kendine özgü bir ruhu vardır. Aynı tür ağaç bile farklı bölgelerde farklı ses karakteri taşır. Usta, malzemeyi dinlemeyi öğrenir; dokunarak, koklayarak, hatta keserken çıkan sesiyle onun nasıl davranacağını hisseder.
Sezgi ise teknik bilgi ve malzeme ile kurulan ilişkinin bittiği yerde başlar. Teknik bilgi ve malzeme bilgisi bir noktaya kadar götürür ama enstrümanı iyi yapan şey ustanın sezgisidir. Bu, milimetrik bir inceltmedir “burada bırakmalıyım” diyebilecek sabırdır. İstediğim sesi alamayacaksam bütün gece gözüme uyku girmez. Başka işe başlayamam, ağaca ihanet etmiş gibi hissederim kendimi.
Aslında enstrüman yapımı biraz da müzik yapmak gibidir… Nota bilgisi (teknik), çalgının sesi (malzeme) ve yorum (sezgi). Üçü birleştiğinde ortaya yaşayan bir enstrüman çıkar.

“Dokunulan her ağaç, ustasının zamanını taşır.”
El işçiliğiyle üretilen enstrümanlar ile seri üretim arasındaki farklar sizce nelerdir? İnsan dokunuşu ve emeği, enstrümanın ses karakterini, tınısını ve ruhunu gerçekten dönüştürüyor mu?
Ustanın dokunuşu, malzemeyi seçerken ki özeni ve sezgisi doğrudan sese yansır. Her enstrüman benzersizdir. Küçük farklılıklar bile tınıya karakter ve renk katar. Çoğu zaman daha sıcak, daha canlı ve kişisel bir ses üretir.
Seri üretim enstrümanlar ise standart ölçüler ve makinelerle üretildiği için tutarlıdır her ürün birbirine çok benzerdir. Daha erişilebilir fiyatlıdır ve geniş kitlelere ulaşır. Ancak ses karakteri genellikle daha nötr ve öngörülebilir kalır. Çalan kişiyle özel bir bağ kurmak yerine işlevsellik ön plandadır.
İnsan emeği enstrümanın sesini ve ruhunu dönüştürür. Çünkü ses sadece fiziksel titreşim değildir aynı zamanda ustanın malzemeye verdiği hayatın bir yansımasıdır.

“Bir enstrüman, ustanın sabrının içinden şekillenir.”
Bir enstrümanın yapımında sizi en çok zorlayan ve en fazla sabır, dikkat ile deneyim gerektiren aşama hangisidir? Bu süreçte karşılaştığınız zorluklar ve üstesinden gelme yöntemleriniz nelerdir?
Aslında her aşaması çok önemlidir. Ancak enstrüman yapımında en çok sabır ve dikkat isteyen aşama, özellikle ses tablasının şekillendirilmesi ve inceltilmesi sürecidir. Çünkü ses tablası, enstrümanın ses karakterini belirleyen en kritik parçadır.
Zorluklar ahşabın doğal farklılıklarıdır. Damar yapısı, yoğunluğu, nem oranı ve milimetrik hassasiyet göstermesidir. Fazla inceltmek kapağı zayıflatır, az inceltmek ise sesi boğar.
Uzun süreli sabır gerekir çünkü her müdahale tınıyı etkiler, acele etmek geri dönüşü olmayan hatalara yol açar.
Dinleme ve test etme süreci vardır. Kapağa vurularak çıkan ses sürekli kontrol edilir, aşamalı inceltme tekniği kullanılır. Deneyimle gelen sezgi burada belirleyicidir hangi ağaç hangi kalınlıkta nasıl tepki verir, zamanla zihinde ve hafızada yer eder.
Kapak üzerinde çalışmak, ustanın malzemeyle adeta sohbet ettiği bir süreçtir. Her vuruş, her inceltme, enstrümanın gelecekteki sesini şekillendirir.
“Zaman değişir, elin hafızası değişmez.”
Geçmişten günümüze bu mesleğin ustalık, malzeme ve pazar dinamikleri açısından nasıl değiştiğini gözlemliyorsunuz? Gençlerin zanaatkârlığa ilgisini değerlendirirken, bu geleneğin geleceği konusunda neler düşünüyorsunuz?
Ustalık açısından değerlendirmek gerekirse; eskiden usta-çırak ilişkisiyle aktarılan bilgi, bugün atölyelerin yanı sıra okullar, kurslar ve dijital kaynaklarla da öğrenilebiliyor. Ancak hâlâ en değerli bilgi yılların deneyimiyle edinilen sezgi ve el alışkanlığıdır.
Ustalık, modern eğitimle desteklense de zamanla yoğrulan bir süreçtir. Uzaktan öğrenilecek bir meslek değildir. Sabır ve disiplin çok önemlidir. Dijital çağda sabır, sezgi, el becerisi ve disiplin kazanmak zorlaştı. Bu yüzden yeni ustaların yetişmesi eskisine göre daha güçtür. Sadece para kazanmak için bu işi yapanların sürdürebileceği bir zanaat değildir.
Malzeme açısından ise geçmişte yerel ağaçlar ve doğal kaynaklar kullanılırken, bugün küresel ticaret sayesinde farklı coğrafyalardan gelen malzemelerle çalışma imkânı vardır. Bu bir yandan zenginlik sağlarken, diğer yandan kaliteli malzeme bulmayı zorlaştırmıştır.
Tel ve teknik ekipman açısından ise günümüzde daha erişilebilir ve kaliteli ürünlere ulaşmak mümkündür.

Her enstrüman, bir hikâyenin içinde doğar.”
Bugüne kadar yaptığınız enstrümanlar arasında sizde en derin iz bırakan hangisiydi? Ya da unutamadığınız, özel bir hikâyesi olan bir üretim süreci veya müşteri deneyimi var mı?
Ben her müzik aletinde yeni şeyler öğrenmeye devam ediyorum. Her enstrümanım benim için değerlidir. Dışarıdan bakıldığında aynı gibi görünse de, her enstrümanın duygu dünyası, sesi ve tonu bende farklı bir etki bırakır.
Ama unutulmaz bir anı olarak büyük usta Erkan Oğur’a yaptığım kopuzu mutlaka söylemeliyim.
Üretim sürecinin her aşamasında yanımdaydı, hatta kendi elleriyle dokundu. Kopuzu gecenin bir saatinde bitirdiğimizde ikimiz de yorgun ama çok gururlu ve mutluyduk. Erkan abi hemen çalmaya başladı ve çok beğendi.
Sonrasında bana anlattığı bir hikâye ise hem çok samimi hem de çok hoşuma gitmişti. Kopuzu eve götürüp yastığının başucuna koymuş. Sabah uyanır uyanmaz çalmaya başlamış. Eşi kapıyı açıp “Erkan! Beni mi daha çok seviyorsun yoksa müzik aletlerini mi?” diye sorunca, Erkan abi gülümseyerek esprili bir şekilde “Tabii ki müzik aletlerimi, neyse ki çok geç fark ettin.” demiş.
Ertesi sabah erkenden atölyeye geldiğinde bu anıyı bana anlattı. O an birlikte kahkahalarla gülmüştük.
İşte bu yüzden o kopuz benim için sadece bir enstrüman değil, aynı zamanda dostluk ve paylaşımın sembolü oldu. Tabii ki bir hayat arkadaşının yerini almaz ancak böylesine değerli bir sanatçının enstrümanıma ve sanatıma değer vermesi benim için çok kıymetli bir anıdır.
“Ustanın eli çekilse de, bıraktığı ses yaşamaya devam eder.”
Adnan Aydemir’in atölyesi, uzun yıllara yayılan emeğin ve birikimin somut bir yansımasıdır. Burada yapılan iş, enstrüman üretmekten ibaret olmadığı sabrın, deneyimin ve ustalığın korunması ve aktarılmasıdır.
Bu söyleşi, sahnede duyulan sesin ardında ki görünmez emeği görünür kılmayı amaçlıyor. Çünkü bir enstrümanın doğuşu malzemeyle değil de insanın yıllar içinde biriktirdiği sezgi, dikkat ve tutkuyla mümkündür.
“Ağaç susar, usta susar ama ortaya çıkan ses ikisinin de hafızasını taşır.”
Hafızanın Tanıkları