Nebî Usta ile Enstrüman Yapımının Yolculuğu Üzerine Bir Söyleşi
“Ses, henüz doğmadan önce sessizlikte kendi yolunu arar.”
Ses, ortaya çıkmadan önce sessizliğin içinde büyür. Bir enstrümanın yolculuğu, duyulmadan çok önce başlayan bir hazırlığın, görünmeyen bir emeğin ve sabırla işlenmiş bir zamanın içinden geçer. Ağaç, yalnızca bir malzeme değil; içinde bekleyen bir yankıdır. Ustanın eline değdiğinde o yankı yavaşça şekil almaya başlar.
Nebî Usta’nın atölyesinde bu süreç her defasında yeniden kurulur. Ahşabın damarlarında saklı olan titreşim, keskin ölçülerden çok sezgiyle yön bulur; her dokunuş, sesin geleceğine bırakılmış ince bir iz gibi ilerler. Ortaya çıkan şey yalnızca bir enstrüman, zamanla yoğrulmuş bir emektir.
Bu söyleşi, o emeğin izini sürüyor. Bir enstrümanın nasıl doğduğunu, sesin hangi katmanlardan geçerek kimlik kazandığını ve sahneye ulaştığında neye dönüştüğünü anlamaya çalışıyor.

“Ses, daha doğmadan önce hayal edilir.”
Bir enstrümanın yapımına başlarken genellikle başlangıç noktanız neresidir? Ağaçla temas ettiğiniz ilk an mı, yoksa zihninizde oluşan ses mi?
Bir enstrümanın yapımına başlarken başlangıç noktam, ağaca dokunmadan önce onu hayal ettiğim ve zihnimde kurduğum andır.
“Ağaç, yalnızca biçim değil; kendi dilini taşıyan bir varlıktır.”
Ağaç seçimi sırasında belirleyici olan şey teknik ölçüler midir, yoksa malzemenin taşıdığı içsel nitelik mi?
Teknik ölçüler, ağacı biçimlendirmek dışında belirleyici bir özellik taşımaz. Asıl belirleyici olan, ağacın kendi dokusu ve ona has tınısıdır. Bu süreç, onu icra edecek müzisyenin talep ve istekleriyle birlikte şekillenir. Yani belirleyen şey, ağacın içsel niteliğidir.
“Ses, duyulmadan önce hissedilir.”
Bir enstrüman şekillenirken ses daha ortaya çıkmadan önce onu duyar mısınız? İlk tını sizin için ne zaman belirginleşir?
Az da olsa, yanılgılarla birlikte o sesi hissederim. Aşağı yukarı bir tını zihnimde belirir. Ancak ilk tını, son telini bağlayana kadar netleşmez. Onu çalan kişiyle birlikte dinlediğimde, notalar ve arayışlarım gerçek anlamını bulur. O an, ağacın sese dönüşme sürecini tamamlar.

“Bir enstrüman, yapıldığı yerde kalmaz; insanla çoğalır.”
Yapım aşamasından sahneye çıkan bir enstrüman, elinizden çıktıktan sonra sizin için nasıl bir anlam taşımaya devam eder?
Artık o da dünyada vardır. Eğer icra eden usta ile kusursuz bir bağ kurabiliyorsa, o zaman gerçek anlamını bulur. Bir ağacın gölgesinde iki mutlu insan görmek benim için çok şey ifade eder. Saz yapım sürecindeki en temel şey de budur.
“Her ağaç kendi sesini taşır; ustalık onu duymayı bilmektir.”
Bir enstrümanın sesi oluşurken karakterini belirleyen şey el işçiliği midir, yoksa ağacın kendi hafızası mı?
Her ağacın kendine özgü bir tınısı vardır. Biz bunu çok küçük müdahalelerle değiştirebiliriz; farklı ağaçları yan yana getirerek bazı çeşitlilikler elde ederiz. Bunun dışında, karakteri belirleyen temel unsur el işçiliğidir. Yani ona ayırdığınız zaman, tamamen odaklanma hali ve sabırla ağacı işleyiş biçiminizdir. En önemlisi, onu aslına uygun şekilde inşa etmektir.
“Aynı varlık, farklı hâller içinde yeniden anlam kazanır.”
Bir enstrüman üretildiğinde, çalındığında ve sahnede yerini aldığında aynı varlığın farklı hâlleri oluşur. Siz bu dönüşümü nasıl tarif edersiniz?
Bunu varoluşsal bir dönüşüm olarak görüyorum. Bu sürecin her aşaması için çok şey söylenebilir. Ben buna kadim bir bilgelik yolu diyorum. Ağaçtan ses almak ve ağaca ses vermek… Aynı varlığın farklı hâlleri, yaratılışın imkânlarını anlatan büyük bir hikâyeye dönüşüyor.
“Değer, hızın içinde değil emeğin derinliğinde yaşar.”
Bugünün dünyasında el yapımı enstrümanların taşıdığı anlam sizce nerede duruyor?
Bugünün dünyasında el yapımı enstrümanlar kayıp bir yerde duruyor; tıpkı insanlar gibi. Kapitalizmin çarkı içinde ezilen, yalnızlaşan bir varlık hâline geldi. Artık insanlar “ucuz saz var mı?” diye soruyor. El emeği yerine ucuz olan tercih ediliyor.
Hatta çoğu zaman “sen yapma, ucuz getir” deniyor. Bugünün dünyasında bakarsak, plastik tekneli sazları piyasaya sürmek gerekiyor sanki. Üç liraya, beş liraya…
Ama ben bu dünyaya böyle bakmıyorum. Baktığımda çoğu şey anlamını kaybediyor. Buna rağmen, az da olsa kıymet bilen insanlarla bu sanatı sürdürdüğüm için kendimi şanslı hissediyorum.
El yapımı enstrümanlar artık eskisi gibi değer görmüyor. Bunun en büyük sebeplerinden biri ekonomik baskıdır. Her şeyde bahane bulunuyor ama el yapımı bir enstrümana gelince sayısız gerekçe üretiliyor.
“Öyle oldu, böyle oldu…”
Ne oldu kardeşim?
“Ucuz bir saz ver ama güzel olsun.”
Kusura bakmayın ama günümüz dünyasında el yapımı sazlar benim için ve atölyemizdeki diğer ustalar için tam olarak böyle bir yerde duruyor.
“Ses, ustanın elinden çıkar ama hikâyesi insanla büyür.”
Ses, enstrümandan çıktığı anda başlamaz; çok daha önce, sessizliğin içinde kurulur. Bir ustanın elinde şekillenen her parça, zamanla kendi yolunu bulur ve başka ellerde, başka hikâyelerde yeniden hayat bulur.
Nebî Usta’nın atölyesinden çıkan her enstrüman, bir üretim sürecinin sonucu değildir; aynı zamanda içinde ses taşıyan bir yolculuktur. O ses sahneye çıktığında artık ustaya ait değildir; fakat içinde onun sabrını, emeğini ve sessizliğini taşımaya devam eder.
Her tını, başladığı yere dönmeyen bir iz bırakır. O iz, sessizlik ile ses arasında kurulan görünmez bir köprü gibi varlığını sürdürür.
“Her enstrüman, sessizlikten doğup dünyaya bırakılmış bir izdir.”
Hafızanın Tanıkları