Ferhat Tunç ile müzik, hafıza, sürgün ve direniş üzerine bir söyleşi
“Ses, susturulduğu yerde daha derin yankılanır.”
Ses, doğduğu anda kaybolmaz; zamanın derinliklerine sızar, orada katman katman birikir ve sessizce çoğalır. Bir şarkı, yaratıldığı yerde son bulmaz; dinleyenin hafızasında, acısında ve direnişinde yeniden doğar, başka zamanlara akar.
Ferhat Tunç’un müziği de bu uzun akışın içinden geliyor. Onun türkülerinde bireysel bir hikâye, zamanla kolektif belleğin parçasına dönüşüyor; kişisel yara, ortak bir tanıklığın sesi hâline geliyor. Dersim’in dağlarından sürgün yollarına uzanan hayat çizgisi, şarkılarında hafızayı taşıyan derin bir yankıya dönüşürken; her ezgi, yaşanmışlığın izini bugünün içine taşımayı sürdürüyor.
Bu söyleşi, müziği teknik bir üretim alanının dışına çıkararak hafıza, sürgün, direniş ve insanın iç dünyasında büyüyen ses üzerinden okumaya çalışıyor. Çünkü Ferhat Tunç’un müziğinde ses, bir ezgiden önce uzun bir hayatın içinden süzülüp gelen zaman duygusunu taşıyor.
“Bir sesin gerçek yolculuğu, insanın kendi iç yarasına değdiği yerde başlar.”
Müzik yolculuğunuzun ilk adımlarından bugüne, sesle kurduğunuz ilişki nasıl bir dönüşüm geçirdi?
Ses, benim için önce bir ağıtla başladı. Dersim’in dağlarında, evimizin avlusunda dedemin yaktığı ağıtlarla büyüdüm. Annemin kulağıma fısıldadığı Kürtçe ninniler daha anlamını bilmeden içime işledi. O yaşta bilmiyorsun ama o sesler seni yoğuruyor. Çocukken ses benim için yasın, özlemin, anlatılamayanın tercümanıydı. Bağlamayı elime aldığımda da o yasın içinden bir isyan çıkarmaya çalıştım.
Gençlikte sesim kavgaydı. 80’lerin ateşi, cezaevleri, sürgün yolları… Mikrofonu elime aldığımda bir halkın suskunluğunu haykırıyordum. Sesim sertti, çünkü yaşadığımız zaman da öyleydi.
Bugün sesim bir hafıza. Sözü yükseltmeme gerek yok, dinleyen anlar içindeki yangını. Şarkılarımdan herhangi birini mırıldandığımda, tek bir ses çıkmaz benden. Dersim’in dağlarında koşan çocuk da oradadır, 12 Eylül’ün soğuk duvarlarına çarpan genç de, sürgün yollarında yürüyen adam da. Ve en çok da, bütün o seslerin içinden doğrulup “kazanacağız” diyen ben.
Ses yoldaşım oldu. Önce ağıttı, sonra kavga, sonra hasret, şimdi tanıklık. Ama özü hiç değişmedi! Sesim hiçbir zaman yalan söylemedi.
“Bir şarkı, kırılan yerden sızan hakikatin sesidir.”
Bir şarkının doğuş anında belirleyici olan nedir; duygu mu, söz mü, yoksa ikisini zorunlu kılan içsel bir kırılma mı?
Bir şarkının doğuşunda söz de duygu da tek başına yetmez. Asıl belirleyici olan, o ikisini zorunlu kılan içsel kırılmadır.
Bir haber gelir, bir acı çöker, bir haksızlık boğazına düğümlenir… İşte o an ne sadece söz vardır ne de sadece duygu. İçinde bir şey kırılır ve o kırık yerden şarkı sızmaya başlar.
Söz, o kırılmanın adresini verir. Hangi dağın eteğinde, hangi koğuşun duvarında olduğunu söyler. Duygu, o kırılmanın kanını taşır; öfkeyi, yası, umudu damara basar. Ama şarkıyı doğuran, o kırılmanın kendisidir.
Ben hiçbir şarkıyı masa başında “yazayım” diye yazmadım. Hep bir şey kırıldı: 12 Eylül’de bir idam haberi, Dersim’de bir annenin ağıt yaktığı an, sürgünde posta kutusuna düşen kara bir mektup… Önce içimde bir cam tuzla buz oldu, sonra o camın sesini türküye çevirdim.
Yani şarkı, kırılmadan sonra gelen bir tamir değil. Kırığın bizzat kendisinin sesidir. Ben de o sesi susturmamak için bağlamaya daha çok sarıldım.
“Acı ortaklaştığında, ses kişisel olmaktan çıkar.”
Şarkılarınız hangi noktada kişisel bir anlatı olmaktan çıkıp kolektif hafızanın parçasına dönüşüyor?
Şarkı, benim yaramdan çıktığı anda kişisel ama o yara sadece benim değilse, o şarkı avludan sokağa taşıyor. Hep böyle oldu ya.
Bir anne “benim oğlumu anlatmışsın” dediğinde, bir sürgün “bu benim hikâyem” diye sarıldığında, bir Kürt “bu benim anlatamadığım acımdır” dediğinde o şarkı artık benim olmaktan çıkar. Acılar ortaklaştığında, isimler silinir. Kalan, hepimizin suskunluğu, hepimizin isyanı olur.
Kolektif hafıza dediğin şey de budur! Benim kırığım, başkasının kırığına değdiği anda şarkı herkese ait olur. Ben sadece ilk mırıldananım.
“Sürgün, insanın sesine mesafe değil, derinlik ekler.”
Gurbet ve sürgün deneyimi, sesinize ve müziğinize nasıl yansıdı? Bu süreç sizde neyi derinleştirdi, neyi dönüştürdü?
Gurbet, sesi inceltir. Sürgün, sesi biler.
Memleketteyken sesim kavgaydı doğrudan, sertti. Çünkü acı yanı başındaydı, bağırarak yetişiyordun. Sürgünde anladım ki bağırınca ses uzaklara gitmiyor. Kısık söylemeyi, fısıldamayı öğrendim çünkü hasret haykırmaz, içine akar.
Gurbet bana şunu öğretti: Özlemek, bir halkın en eski türküsüymüş. Avrupa’da sahneye çıktığımda Munzur’un sesi hâlâ kulağımda, Dersim’in bir taşı hep cebimde.
Artık her türküde iki yeri birden söylüyorum. Birini, o an bulunduğum sahneyi, bir diğerini ise bir daha dönemediğim toprağı.
Ne değişti? Öfkem dinmedi ama sabrı öğrendim. Eksiktim; sürgün bana zaman verdi. Daha çok okudum, daha çok dinledim. Ve sürgünde şunu fark ettim: En önemli yanımı ihmal etmişim. Dönemediğim yere dair tanıklığımı anlatmalıydım.
Sürgün, sadece gittiğin yer değilmiş! Dönemediğin yermiş aslında. O dönememek, her notama sızdı. Yazdığım her öyküye, söylediğim her türküye.
Sesim artık bir sınır boyu. Bir yanım burada, bir diğer yanım orada. Bundan sonra yazacaklarımı da o sınıra ekleyeceğim.
Ama şunu da verdi! Sürgün ile dünyayı gördüm, halkların acısının ortak dilini öğrendim. Benim ağıtım, Şililinin ağıtına, Kürt’ün ağıtına, Filistinlinin ağıtına karıştı. Sesim büyüdü, yalnız kalmadı.
“Dil, insanın hafızasını taşıyan en eski sestir.”
Farklı dillerde üretim yapmak (Kürtçe, Zazaca, Türkçe), müziğin anlam katmanlarını nasıl etkiliyor? Dil sizin için bir taşıyıcı mı, yoksa anlamın kurucu unsuru mu?
Dil taşıyıcı değildir yaranın kendisidir. Türkçe söylediğimde acı anlaşılır olur, Kürtçe söylediğimde acı kimlik kazanır, Zazaca söylediğimde acı ana kucağına döner.
Her dil, aynı derdin başka bir yüzüdür “Berxwedan” demekle “direniş” demek aynı şey değil. Biri dağın kokusunu taşır, bir diğeri meydanın sesini.
Farklı dillerde söylemek, müziğime katmanlı anlamlar ekledi. Çünkü bu topraklarda suskunluk çok dilli. Ben de çok dilli haykırdım.
Dil, benim için hem kurucu hem taşıyıcı. Sözü kuran dil ama o sözü halkın kalbine taşıyan da yine dilin kendisidir. Bir dili yasaklamak, bir halkın ağzını dikmektir ben o dikişi direnerek şarkılarımla söktüm.
“Bir şarkı sahnede tamamlanmaz; yeniden doğar.”
Stüdyoda doğan bir eser, sahnede dinleyiciyle buluştuğunda nasıl değişiyor? Sahne sizin için bir bitiş mi, yoksa sürekli yeniden doğuş mu?
Stüdyoda şarkı yalnız doğar benim nefesimle, benim yasımla. Duvarlar tanık olur sadece.
Sahneye çıkınca o şarkı kalabalığın gözünde yeniden doğar. Bir dize söylersin, birinin gözünden yaş düşer, başka birinin yumruğu kalkar. İşte o an şarkı artık senin değil, orada ki herkesin olur.
Sahne benim için bitiş değil her konser, o türkünün yeni bir doğumu. Aynı şarkıyı yüz kez söyledim, yüzünde de başka türlü söyledim. Çünkü karşımda her seferinde başka bir acı, başka bir umut vardı.

“İnsan, en ağır yükünü sesiyle taşır.”
Geriye dönüp baktığınızda sizi en çok dönüştüren eser hangisi? Bugün o eserle bağınız nasıl devam ediyor?
Beni en çok dönüştüren eser “Metin’e Ağıt” oldu.
O ağıdı söylediğimde anladım ki sanatçı sadece tanık değil, yükü taşıyandır. Fadime Ana’nın şahsında, evladını yitirmenin bir insanı nasıl ortasından ikiye böldüğünü gördüm. Bir anne, oğlunun adını her andığında ciğerinden bir parça daha eksiliyor. O eksilmenin sesi, benim sesime karıştı.
Metin’in öldürüldüğü günün akşamı, Fadime Ana’nın yol gözlediği o evdeydim. O yas evinde, Metin’in bağlamasıyla yaktığım ilk ağıt, Dersim’in bitmeyen yasının da notası oldu.
Ben o ağıtı dillendirince, Fadime Ana’nın gözyaşı bağlamamın teline aktı. O günden sonra şarkı söylemek benim için sadece bir ezgi değildi, bir cenazeyi omuzlamak demekti.
O ağıtla bağım hiç kopmadı. Bu bağ, benim de yükümü ağırlaştırdı ama o yük, utanç değildi onur yüküydü. Ve ben o onurlu yükün taşıyıcısı kalmak zorunda hissettim kendimi. Önce türküsüydüm, şimdi vasiyeti oldum.
Bugün hâlâ her sahnede “Metin’e Ağıtı’’ söylerken Fadime Ana’nın yüzü düşer önüme. Boğazım düğümlenir çünkü o acı dinmedi. Hâlâ çocuklar erken gidiyor, hâlâ analar kayıp evlatlarının yolunu beklerken yaşlanıyor.
Fadime Ana’nın susturulmuş feryadı, benim sesimde yaşamaya devam ediyor. Bitirmeden sahneden inmem, çünkü o ağıt bitmedi…
“Hafızasını kaybeden toplumlar, sesini de kaybeder.”
Son olarak şunu belirtmeliyim. Benim müziğim, kendi yarasından yola çıkıp bir halkın yarasına varma çabasıdır. Tek başına ağladığım bir ağıt, binlerin gözyaşına karışınca anlam kazanır. Sürgün benim şahsi hikâyem olmaktan çıkar, bir coğrafyanın kaderine dönüşür.
Bu sadece bir teknik mesele değil elbette. Notalar, perdeler, stüdyo kayıtları işin sadece kabuğu. Asıl mesele hafızayı diri tutmak. Unutmaya karşı bir ezgiyle direnmek. Zaman her şeyi silip süpürmek ister biz ise şarkılarımızla ona karşı hep barikat kurduk.
Böyle derinlikli baktığınız, emeği sadece ses olarak değil, bir belleğin taşıyıcısı olarak gördüğünüz için teşekkür ederim. Bu söyleşi de o barikatın bir taşı olsun.

“Bir ses sustuğunda bile bıraktığı yankı ile yaşamaya devam eder.”
Ses, engellere çarpan ama yolundan dönmeyen bir akış gibidir. Biçim değiştirir, saklanır, çoğalır ama akmayı bırakmaz.
Ferhat Tunç’un müziği, uzak coğrafyaların yalnızlığını, bu toprakların kadim yaralarını ve hafızanın ağırlığını aynı ezgide buluşturuyor.
Her nota, kendi zamanını aşarak başka seslerde, başka direnişlerde yeniden can buluyor. Geriye kalan sessizlikten çok hafızayı diri tutan derin bir iz oluyor.
Ve o iz, zamanın içinden geçmeye devam ediyor.
Hafızanın Tanıkları