Erdal Güldağ ile resim, bellek ve sessizliğin dili üzerine bir söyleşi

“Bir renk, bir ömrün taşıyamadığı sessizliği taşır.”

Resim, insanın içinden geçen zamanı görünür kılan en derin anlatım biçimlerinden biridir. Tuvalin yüzeyine bırakılan her iz, geçmişten taşınan bir duygunun, unutulmayan bir anın ve iç dünyada uzun süre yankılanan çağrışımların sessiz karşılığına dönüşür. İnsan bir tabloya bakarken bir görüntüyle kendi hafızasında saklı duran duygularla karşılaşır. Renklerin altında kalan izler zamanla derinleşir ve baktığı şeyden çok kendi içindeki yankıyla karşılaşır. Resim, görülenle birlikte saklı kalanı da taşıyan sessiz bir hafıza biçimine dönüşür.

Erdal Gündağ 10Tuvalin karşısında duran ressam, bir görüntünün peşinden çok içinden geçip gelen zamanı, kırılmış duyguları ve sözcüklere sığmayan çağrışımları arar. Her renk kendi sessizliğini taşır. Her boşluk, görünenden daha fazlasını anlatır.

Erdal Güldağ ile yaptığımız bu söyleşi, resmi teknik sınırlar içinde tutmuyor hafıza, iç dünya, insan ve zaman arasındaki ilişki üzerinden ilerliyor.

Güldağ, yağlıboya ve akrilik tekniklerini sıklıkla bir arada kullanarak katmanlı bir yapı oluşturuyor. İnce sır tabakaları, kuru fırça dokuları ve zaman zaman spatula ile yapılan kalın impasto uygulamaları, tablolarına hem derinlik hem de dokunsal bir hafıza katıyor. Renk geçişlerini yavaş ve tekrarlı katmanlarla sağlıyor. Böylece alt katmanlardan sızan tonlar, üstteki boyanın içinde gizli bir geçmiş gibi varlığını sürdürüyor. Böylelikle tablo, anlatılamayan bir hayatın derin izlerine dönüşebiliyor.

Erdal Gündağ 1 “İnsan çocukluğunda bıraktığı bir çizginin peşinden bütün hayatı boyunca yürür.”

Resimle kurduğunuz ilk bağa döndüğünüzde, sizi tuvalin başında tutan duygunun kaynağını bugün nasıl tanımlıyorsunuz?

Resme olan merakım çok küçük yaşta başladı. Kalp rahatsızlığı nedeniyle altı yaşında hastanede tedavi gördüğüm süreçte odamda küçük bir kâğıda resim boyadım. Çizdiğim bu resimde kendi odamı ve başımda duran iki doktoru çizmiştim. Hemşireler resmi görünce çok beğendiler ve çerçeveye koyup hastanedeki odama astılar.

Yirmi yıl sonra hastanede yeğenimi ziyarete gittiğimde kaldığı odada çocukken çizdiğim resmi duvarda gördüm ve o an fark ettim ki aynı odada kalmışız. Hastane odası çok değişmişti ama resim izini kaybetmemişti. O gün resme olan merakım daha da arttı.

O küçük yaşta yaptığım resmin yıllar sonra karşıma çıkması, sanatın zamana karşı bıraktığı izi daha derinden hissettirdi bana. İnsan çizdiği resmin yıllar boyunca yaşayabileceğini o an anlıyor. Belki de tuvalin başında kalmamın nedeni biraz da budur; insanın içinden çıkan bir duygunun yıllar sonra bile başka bir yerde yaşamaya devam ettiğini görmek.

Erdal Gündağ 2“Bir tuvalin boşluğu, insanın içindeki en kalabalık yere benzer.”

Bir resmin ortaya çıkış sürecinde sizi yönlendiren şey nedir? Görüntü mü, duygu mu, yoksa içinizde uzun süre taşınmış bir iz mi?

Aslında boş bir tuvale baktığımda ilk etapta beyaz bir sayfa görüyorum. Oysa içinde koca bir dünya kurulmuş oluyor. O anki duygularımı ve hislerimle birlikte onları tuvalden dışarıya yansıtmaya çalışıyorum.

Beni etkileyen bir görüntü uzun zamandır içimde taşıdığım bir duygu resmin yönünü belirliyor. Tuvalin karşısına geçtiğimde zihnimde netleşen bir görüntüden çok, içimde dolaşan bir his oluyor. O his zamanla renge, gölgeye ve biçime dönüşüyor. Resim ilerledikçe ben de onun içinde başka bir yere geçiyorum.

Tuval, insanın kendi iç sesiyle karşılaştığı bir alan gibi geliyor bana. İlk fırça darbesinden sonra resim kendi yolunu bulmaya başlıyor ve ben de o yolun içinde ilerliyorum.

Erdal Gündağ 3“Sessizlik, kimi zaman rengin içinden konuşur.”

Tablolarınızda sessizliğin özel bir yeri var mı? Size göre bir resim hangi noktada konuşmaya başlar?

Resimlerimde ki sessizliğin özel bir yanı var. Tüm yaşanmışlıkları ve hayal gücümü ortak bir noktada buluşturmaya çalışıyorum. Tuvale atılan ilk fırçadan sonra resim konuşmaya başlar ve konuşulacak bir şey kalmadığında resim bitmiş olur.

Benim için bir resim, görüntüden çok duygunun taşıdığı sessizlikle konuşur. İnsan bir tabloya baktığında hiçbir figür görmese bile içinde büyük hikâyeler hissedebilir. O his, resmin kendi dili oluyor.

Sessizlik resimde boşluk anlamına gelmiyor. Tam tersine, en yoğun anlatım o suskun alanlarda ortaya çıkıyor. Bir gölge, yarım bırakılmış bir yüz ya da renklerin birbirine yaklaşma biçimi bile kendi başına bir anlatıya dönüşebiliyor.

Erdal Gündağ 5

“Renk, insan ruhunun zamana bıraktığı en görünür izdir.”

Renklerle kurduğunuz ilişki zaman içinde nasıl değişti? Bugün sizi en çok çağıran renkler hangi duyguların izini taşıyor?

İlk çalışmalarımda daha çok gölge ve ışık tekniklerine odaklandım. Belli bir süre sonra siyah ve beyaz boyalara renkleri eklemeye başladım. İki farklı perspektif üzerinden karamsar siyah-beyaz tonlarla birlikte sıcak renkleri kullanarak umut dolu bir dünya yaratmaya çalışıyorum.

Zaman geçtikçe renklerle kurduğum ilişki de değişti. Eskiden daha sert kontrastlar ilgimi çekerken, bugün geçişlerin ve katmanların bıraktığı duygular beni daha çok etkiliyor. Çünkü hayatın içinde de duygular keskin çizgilerle ayrılmıyor.

Koyu tonların içinde bir kırmızı ya da sıcak bir sarı kullanmak, bana insanın karanlığın içinde taşıdığı umudu hatırlatıyor. Renkler hafıza gibi ilerliyor geçmişte yaşanmış duyguları yeniden görünür hâle getiriyor.

Erdal Gündağ 6“İnsan kimi zaman anlattığı şeyin içinde kendi sesini arar.”

Resim yaparken kendinizi daha çok bir anlatıcı gibi mi hissediyorsunuz, yoksa anlamı arayan bir tanık gibi mi?

Resim yaparken kendimi daha çok anlatıcı gibi hissediyorum. Çünkü görsel sanat, her insanın kendi benliği içinde farklı gözlerle yorumlanan, kimi zaman gönül gözüyle değer biçilen bir yaşam şeklidir.

Her insan aynı tabloya başka bir yerden bakıyor. Birinin gördüğüyle diğerinin hissettiği aynı olmayabiliyor. Bu yüzden resim benim için tek yönlü bir anlatım değildir, izleyiciyle birlikte yeniden kurulan bir alan oluyor.

Tuvale aktardığım her duygu, karşı tarafta başka bir çağrışım yaratabiliyor. İnsanların kendi hayatlarından parçalar bulması beni etkiliyor. Çünkü sanatın asıl gücü biraz da burada ortaya çıkıyor. Aynı resim birçok insanın içinde başka başka kapılar açabiliyor.

Erdal Gündağ 7“Bir tablo tamamlandığında, ressam uzun süre onun sessizliğinde yaşamaya devam eder.”

Tamamladığınız bir çalışmaya son kez baktığınızda içinizde nasıl bir duygu kalıyor? Bitmiş bir resim sizin için gerçekten tamamlanmış olur mu?

Tuvaldeki resim ancak kafamda tasarladığım konuyu yansıtıyorsa o resim benim için bitmiştir. Son olarak derinliği yakalamak için gölge ve ışık çalışması yapıyorum.

Bir resmi tamamladıktan sonra içimde uzun süren bir sessizlik oluşuyor. Çünkü günlerce, bazen haftalarca aynı duygunun içinde yaşıyorum. Resim bittiğinde sanki içimde taşınan bir yük yerini başka bir boşluğa bırakıyor.

Ama insan yaptığı resimle bağını tamamen koparamıyor. Aradan zaman geçtikten sonra dönüp baktığımda aynı tabloda yeni ayrıntılar görebiliyorum. O yüzden bir resim fiziksel olarak bitse bile, insanın içinde yaşamaya devam ediyor.

Erdal Gündağ 8“Sanat, zamanın hızına karşı insan ruhunun tuttuğu en uzun nefestir.”

Bugünün sanat dünyasına baktığınızda, resmin insan ruhuyla kurduğu ilişkinin nasıl değiştiğini düşünüyorsunuz?

Sanat, insanların günlük yaşamının her alanında varlığını sürdürüyor. Ben de kültür ve sanat çalışmaları içinde doğa ile insan ilişkisini bir bütün hâline getiren değeri yansıtmaya çalışıyorum. Kimi zaman yağlıboya üzerinden, kimi zaman siyah-beyaz çalışmalarla bunları sanatseverlerin yorumuna bırakıyorum.

Bugünün dünyasında insanlar görüntüye çok hızlı ulaşıyor ama bir resmin karşısında uzun süre durmak giderek zorlaşıyor. Oysa resim, insandan zaman isteyen bir alandır. İnsan baktıkça yeni ayrıntılar görür, yeni duygular hisseder.

Benim için sanat hâlâ insanın iç dünyasına dokunan en güçlü anlatım biçimlerinden biri. Teknoloji değişse de insanın içinde taşıdığı duygu değişmiyor. Bu yüzden resim de yaşamaya devam ediyor. Çünkü insan ruhu, kendini bir yerde yeniden görmek istiyor.

Erdal Gündağ 9“Bir tablo sustuğunda bile, içindeki zaman konuşmayı sürdürür.”

Bir tablo, duvara asıldığı anda tamamlanmaz. İnsan ona her baktığında içinde başka kapılar aralanır, renkler değişmese de anlam derinleşir.

Erdal Güldağ’ın resimlerinde de böyle bir iç akış hissediliyor. Tuval, rengin ötesine geçerek hafızanın, suskunluğun ve insanın kendi içine yaptığı yolculuğun parçası oluyor.

Katman katman ilerleyen her boya izi, geçmişten bugüne taşınmış bir duygunun sessiz kaydı gibi duruyor. Işıkla gölge arasındaki o ince geçişlerde, insanın kendi iç dünyasına dair kırılgan bir hafıza beliriyor. Resimler, bakıldıkça değişen ve her bakışta başka bir çağrışım açan bir zamana dönüşüyor.

Bir resim, hiçbir cümlenin taşıyamadığı duyguyu sessizce insanın içine bırakır.

“Renk zamanla solabilir, insanın içinde bıraktığı iz uzun yıllar yaşamayı sürdürür.”

Hafızanın Tanıkları