Ertuğrul Günay ile kültür, demokrasi, sanat ve ortak yaşam üzerine bir söyleşi
"Bir ömrün içinden süzülen düşünceler, yaşanmışlığın en sahici tanıklarıdır. Soru ile cevap arasında kurulan her köprü, insanın kendisiyle ve yaşadığı toplumla kurduğu ilişkinin izlerini görünür kılar."
Bir ülkenin geleceği, siyasal tartışmaların sınırlarında şekillenmez; kültürün, sanatın, düşüncenin ve ortak yaşam iradesinin beslediği geniş bir zeminde olgunlaşır. Toplumlar, kendilerini yeniden kurarken geçmişten taşıdıkları birikimle geleceğe yön verir. Bu süreçte insanı merkeze alan her çaba, zamanın ötesine uzanan bir anlam kazanır.
Uzun yıllara yayılan kamu yaşamı; yönetme sorumluluğunun yanında dinlemeyi, anlamayı ve farklı düşünceler arasında köprü kurabilmeyi de öğretir. Kalıcı izler bırakan yolculuklar, makamların ötesinde geride bırakılan fikirlerle ve topluma sunulan katkılarla hatırlanır.
Ertuğrul Günay, siyaset, hukuk, kültür ve sanat alanlarında üstlendiği görevlerle Türkiye'nin yakın dönemine tanıklık etmiş isimlerden biri. Düşünceyi kültürle, toplumsal yaşamı sanatla buluşturan yaklaşımı, bugün de üzerinde konuşulmayı hak eden önemli başlıklara kapı aralıyor. Bu söyleşi, yaşanmış deneyimlerden hareketle kültürü, demokrasiyi, insanı ve ortak geleceği konuşmaya davet ediyor.
"İnsanın yürüdüğü yol, attığı adımlardan önce iç dünyasında şekillenir. Her uzun yolculuğun başlangıcında, sessizce büyüyen bir düşünce ve yön veren bir duygu vardır."
Hayatınızın dönüm noktalarına baktığınızda, sizi kamu yaşamına ve siyasete yönelten en güçlü duygu neydi? Bugün geriye dönüp baktığınızda, o ilk kararın sizde bıraktığı anlamı nasıl ifade edersiniz?
Yaşamımda en belirleyici olan ilke ve duygunun adalet arayışı olduğunu söyleyebilirim. İnsanlar, bildiğiniz gibi, farklı coğrafyalarda, farklı kültür ortamlarında ve farklı koşullarda doğuyor, yaşamlarına başlıyor; yolun başında türlü eşitsizliklerle karşılaşıyorlar. Mutlak eşitlik arayışı çok yüksek bir duygu ama imkânsız. Adalet, bu eşitsizlikleri bir ölçüde de olsa gidermeye çalışan, koşullarda olmasa bile fırsatlarda eşitliği sağlayan bir ilke. Bir anlamda hakkın savunulması; hakkaniyet duygusu.
Çocukluğumdan, ailemden, özellikle de rahmetli babamdan aldığım öğreti beni, kime yapıldığına bakmaksızın, haksızlığa karşı çıkmaya, her ortamda haklının yanında durmaya yönlendirdi. Sanırım yaşamım, kimliğim ve kişiliğim bu ilke çevresinde gelişti, biçimlendi. Bu tutumumun övgüsünü aldığım da oldu, bedelini ödediğim de.
"Bir toplumun düşünce dünyası, ürettiği kültürle genişler; sanat, insanın kendini ve yaşadığı zamanı yeniden okumasına imkân verir. Demokrasi de bu ortak üretimin nefes aldığı iklimde güç kazanır."
Siyaset ile kültür, toplumların geleceğini birlikte şekillendiren iki güçlü alandır. Sizce kültür ve sanat, demokratik bir toplumun gelişiminde nasıl bir sorumluluk üstleniyor?
Kültür, yaşamımızın bütününü kapsayan çok geniş bir kavram. Bizde ilk bakışta okur yazarlık, güzel sanatlar, edebiyat ve benzer alanları akla getiriyor. Oysa bunların yanında konutlarımızın biçimi, barınma, yemek veya giyinme anlayışımız, insan ve doğa ilişkilerimizin tümü kültürün içinde yer alıyor. Bu anlamda kültür, yaşamımızın bütünü.
Böyle olunca siyaset de bu kültürün içinde şekilleniyor, gelişiyor yahut bir türlü hayal ettiğimiz ilkeler üzerinde gelişemiyor.
Biz Asya toplumları geleneğinden geliyoruz. Asyatik toplumlar, baştan beri merkezi, despotik yönetimlerle yönetilen; otoriteye alışkın yapılar. Yönetimi ele geçiren her şeye sahip ve egemen oluyor. Asya'da halklar devleti şekillendirmiyor; devlet, halkları şekillendirmeye çalışıyor. Yukarıdan aşağıya...
Bu ortamda bireylerin ve toplumların yönetimde söz ve karar sahibi olduğu çağdaş demokratik anlayışların gelişmesi ve gerçekliğe kavuşması zor oluyor. Yüz yıllık Cumhuriyet ve yetmiş beş yıllık çok partili sistem serüvenimize karşın hâlâ 1940'ların anlayışlarıyla boğuşmamızın altında, bir bakıma bu tarihsel kültür sorunlarımız yatıyor.
Sanat da bu kültürün içinde ortaya çıkıyor. Sanatın yeni düşünce ufukları açabilmesi, kalıpları kırabilmesi için özgürlük gerekiyor. Devletin her yere ve her şeye egemen olduğu ortamda sanatın yaratıcılığı ve ufuk açıcılığı da, ne yazık ki, sınırlı kalıyor.
"Yaşanmış yıllar, insana olaylardan çok karşılaşmaların ve sınavların izini bırakır. Her deneyim, düşüncenin yönünü değiştiren görünmez bir dönemeç hâline gelir."
Uzun yıllar farklı görevlerde bulundunuz, birçok değişime ve kırılmaya tanıklık ettiniz. Bu yolculuk boyunca düşünce dünyanızı en çok etkileyen deneyim hangisi oldu?
Delikanlılık çağımdan beri siyasetle ilgilendim. Birçok olumlu ve olumsuz olaya tanıklık ettim. Hukuk öğrenimi yaptım ve hukukun toplum yaşamında barışın, birlikte yaşamanın güvencesi olduğuna hep inandım.
Siyasette gördüğüm güç zehirlenmelerinin yanında, hukuk uygulayıcılarında gördüğüm; döneme ve ortama göre karar değiştirme, hakkın ve adaletin gücü olmak yerine güçlü olanın hükmüne boyun eğme görüntüleri benim için hep büyük bir hayal kırıklığı oldu. Bunun örnekleri, 27 Mayıs 1960 sonrası yargılamalarından günümüze kadar sayılabilir.
Ancak bu görüntü bende hukuka inançsızlığı geliştirmedi. Tam tersine, hakka ve adalete daha güçlü biçimde sahip çıkma duygusunu besledi.
"Bir toplum, geleceğini kurarken geçmişiyle kurduğu ilişkiyi de yeniden tanımlar. Kültürel miras, taş yapılardan çok insanın hafızasında yaşamayı sürdüren ortak bir emanettir."
Kültür ve Turizm Bakanlığı döneminizde kültürel mirasın korunmasına yönelik önemli çalışmalar yürüttünüz. Bir toplumun geçmişiyle kurduğu bağ, geleceğini nasıl etkiler?
Çok sevdiğim bir özdeyiş var: "Hayat ileriye doğru yaşanır, fakat geriye bakarak anlaşılır."
Gerçekten bireylerin de toplumların da geldikleri kökleri, tarihlerini ve kültürlerini bilmeleri son derece önemli. Bütün bunlar bizim kimliğimizi inşa ediyor. Bunları bilmezsek temellerimiz sağlam olmaz.
Bu bakış açısıyla Bakanlık dönemimde ülkemizde geçmişten gelen ve kalan ne varsa, ayrım gözetmeden sahip çıkmaya, korumaya ve geleceğe taşımaya çalıştım. Yurt dışına kaçırılmış eserleri geri aldım. Anadolu'da bütün inanç merkezlerine; Hacı Bektaş'a, Mevlânâ'ya, Yunus Emre'ye, Ahmedê Xanî'ye, Aziz Nikolaos'a ve daha nicelerine aynı duygu ve saygıyla hizmet etmeye gayret ettim.
"Ortak yaşam, aynı coğrafyayı paylaşmanın ötesinde, birbirinin varlığını içtenlikle kabul edebilme kültürüyle güçlenir. Toplumları ayakta tutan değerler, gündelik hayatın içinde sessizce kök salar."
Toplumların sağlıklı bir gelecek kurabilmesi, farklı düşüncelerin aynı zeminde buluşabilmesine bağlıdır. Ortak yaşam kültürünü güçlendiren en temel değer sizce nedir?
Ortak yaşam duygusunu geliştiren temel duygu eşitlik ve yurtseverliktir.
Milliyetçilik, bizde ve tarihte talihsiz çağrışımları olan bir kavram o nedenle etnik çağrışımlara yol açan milliyetçilik kavramını değil, yurtseverliği; yaşadığımız toprağı sahiplenmeyi ve onun değerini bilmeyi ifade eden bu kavramı önemsiyor ve içtenlikle kullanıyorum.
Ancak yurtseverliğin yaşam içinde gerçekliğe kavuşması için yurttaşlar arasında hukuk önünde tam bir eşitliğin olması da şarttır. Yasalar, inanç yahut etnik köken yahut servet farkı nedeniyle ayrımcı uygulanırsa, orada barış içinde bir arada yaşanamaz.
Onun için amentü gibi inanırım: Barış ancak adaletle sağlanır.
"Her kuşak, kendinden sonrakilere bir ülke kadar güçlü bir düşünce mirası da bırakır. Gençlerin kurduğu hayaller, yarının yönünü belirleyen en güçlü başlangıçlardan biridir."
Bugünün gençleri çok hızlı değişen bir dünyanın içinde kendi yolunu arıyor. Genç kuşaklara baktığınızda en çok hangi umudu taşıyor, en çok hangi konuda sorumluluk hissediyorsunuz?
İtiraf etmeliyim ki bu yaşımda hayal ettiğim Türkiye ve dünya bu değildi. Yetmişli yıllarda hayalim, yirmi birinci yüzyılın daha barışık, daha adil, doğaya ve çevreye daha saygılı bir dönem olacağıydı. Bugün yetmişli yaşlarımda, bu hayallerimin tam karşısında; daha adaletsiz, varsıllığın tekelleşip yoksulluğun kitleselleştiği, açlığın, savaşın ve hatta soykırımların sürdüğü, iklim koşullarının giderek ağırlaştığı bir dünyada yaşamaktan mutsuzum; kendim için umutsuzum.
Ama gençlerin umutsuz olmasını istemem. Evet, zor bir dönemden geçiyoruz. Dünya ve bu topraklar daha ağır günler de gördü. Ağır bedeller ödendi; yine de o günler geride kaldı. Bugünün güçlükleri de geride kalacak.
Gençlere en başta önerim, doğaya özenle sahip çıkmalarıdır. Toprağa, ağaca, suya, yeşile, maviye... Hayatta pek çok kaybın telafisi bulunur; doğanın kaybının telafisi yoktur. Toprağa sahip çıkalım. Her şey yeniden filizlenir.
"İnsan geride bıraktığı görevlerle anılır; kalıcı iz ise hayata kattığı anlamla yaşar. Zaman geçer, unvanlar değişir; fikirler ve emek, kuşakların hafızasında yolculuğunu sürdürür."
Yıllar sonra geriye dönüp baktığınızda, üstlendiğiniz görevlerden çok hangi düşüncenizle, hangi katkınızla hatırlanmayı arzu edersiniz? Sizin için kalıcı iz bırakmanın gerçek anlamı nedir?
Bu dünyadan geçip gidiyoruz. Şairin söylediği gibi:
"Kalan, kubbede bir hoş seda."
Yaşamım boyunca adaleti yüksekte tutmaya, insanlar arasında ayrım yapmamaya, doğaya ve bütün çevreye saygılı ve faydalı olmaya çalıştım.
Görev dönemimde Edirne'den Van'a, Sinop'tan Hatay'a uzanan coğrafyada büyük bir sevgiyle hayata geçirmeye çalıştığım yapılar, müzeler, kültür merkezleri ve restorasyonlar bu anlayışımın tanıklarıdır.
Ankara'da Mehmet Âkif, Diyarbakır'da Ahmet Arif, İstanbul'da Ahmet Hamdi Tanpınar edebiyat müzeleri; devletin ilk kez Kürtçe basıp yayımladığı Mem û Zîn bunun tanığı ve kanıtıdır.
Vatanımı bütün renkleriyle sevdim, ayrım gözetmeden hizmet ettim. Bunların bilinmesini; eşitlikçi, adil, hakkaniyetli bir yurtsever olarak anılmayı isterim.
Son sözü sevgili Yunus Emre'ye bırakalım:
"Biz dünyadan gider olduk,
Kalanlara selam olsun.
Bilmeyenler neyi bilmiş,
Bilenlere selam olsun."

"Bir söyleşi, sorularla verilen cevapların ötesinde, iki düşüncenin aynı masada kurduğu ortak yolculuktur. Her cümle, yaşanmış yılların süzgecinden geçen bir tecrübenin izini taşır."
Bir ülkenin geleceği, kurduğu yapılar kadar yaşattığı değerlerle de şekillenir. Adalet duygusu, kültüre gösterilen özen, sanata açılan alan ve insanın insana duyduğu saygı; uzun yılların ardından geriye kalan en kıymetli miraslardır. Toplumun ortak hafızasını ayakta tutan da tam olarak bu görünmeyen bağlardır.
Ertuğrul Günay'ın yaşam yolculuğu, kamu görevlerinin ötesinde; hukuka, kültüre, sanata ve ortak yaşam düşüncesine uzanan geniş bir birikimi görünür kılıyor. Anlattıkları, geçmişe dönük bir hatırlamanın ötesine geçerek, geleceğin hangi değerler üzerinde yükselebileceğine dair güçlü bir düşünme alanı açıyor.
Her söyleşi, bir insanın hikâyesini dinlemekten öte, yaşadığı dönemin ruhuna tanıklık etmektir. Bu söyleşi de siyasetin ötesinde insanı, kültürü ve vicdanı merkeze alan bir yolculuğun izlerini geleceğe taşıyor.
"Zaman görevleri geride bırakır; insanın geride bıraktığı düşünceler ise yaşamaya devam eder."
Hafızanın Tanıkları