Reji ve Tematik Çözümleme Üzerine Bir Söyleşi Sabri Ejder Öziç ile “Üç aydının sürgün öyküsü, aslında bir halkın belleğinin sahnedeki yankısıdır.”

Oyunun rejisi nasıl bir sahne dili üzerine kurulu?

“Sürgün”ü sahneye taşırken biçimsel olarak sade ama duygusal olarak yoğun bir dil tercih ettim. Oyunumuz tek kişilik bir anlatı olduğu için sahnenin tüm yükünü oyuncunun bedeni, sesi ve belleği taşıyor. Bu yüzden büyük ışık oyunlarına ya da karmaşık dekorlara yönelmedim. Genel bir ışık düzeni tercih ettim; karakterlerin geçişlerinde, atmosferin duygusal tonunu küçük farklarla hissettirmeye çalıştım. Işığın sadeliği, hikâyenin gerçekliğine daha yakıştı.

“Kaval sesi, sürgünün dili gibidir — hüzünlü ama dirençli.”

Oyunda müzik nasıl bir rol üstleniyor?

Müzisyen arkadaşımız Rêber Söyler oyuna özel orijinal müzikler besteledi. Enstrüman olarak kaval kullandık. kaval sesi, sürgünün dilini temsil ediyor diyebilirim; hüzünlü ama dirençli bir tınıya sahip. Bu ses, hem karakterlerin iç dünyasını hem de Kürt halkının tarihsel hafızasındaki kırılmaları yansıtıyor. Müzik, sahnede anlatılanları duygusal olarak tamamlıyor; bazen anlatının önüne geçmeden bir “nefes” oluyor.

“Her obje bir hafıza kırıntısı, bir yaşam izidir.”

Oyunda dekor ve kostümler önemli bir yer tutuyor. Bu tercih nasıl oluştu?

Evet, dekor ve kostüm burada sadece aksesuar olarak değil, karakterin belleğidir aslında. Celadet Elî Bedirxan için bir şık takım elbise kullandık — onun aristokrat geçmişini, zarafetini ve modernleşme arzusunu temsil ediyor. Ereb Şemo için bir parka ve kalpak; bu, onun Sovyet sürgün koşullarındaki sertliği ve halkla kurduğu doğrudan bağı hatırlatıyor. Mehmed Uzun içinse bir beyaz ceket, mektup ve dönem gazetesi; edebiyatla, mektuplaşmayla ve sürgünde bile yazıya tutunmayla ilişkilendirdim. Her biriyle karakterin ruh hâlini, dönemini ve kimliğini seyirciye görünür kılmak istedim. Bu, aynı zamanda sahnede sessiz bir belgesel dili de kurdu. Sahneye bir bavul da ekledik; o aslında sadece bir bavul değil, sahnedeki en sessiz tanıktı. “

Sürgün, yalnız coğrafi bir uzaklık değil, dilin ve kimliğin sürgünüdür.”

Sabri Özüç

Oyunun tematik omurgasını nasıl tanımlarsınız?

Bu oyun, üç aydının hikâyesi üzerinden aslında bir halkın belleğini anlatıyor. “Sürgün” burada sadece fiziksel bir yer değişimi değil; dilin, kimliğin, edebiyatın sürgünü. Celadet’in alfabe mücadelesi, Ereb’inin halk anlatısı, Mehmed Uzun’un yazıyla kurduğu direniş… Hepsi birbirine eklemlenen bir bütünün parçaları! Sahnedeki anlatı, bireysel acıdan kolektif hafızaya doğru genişliyor. Bu yüzden “Sürgün” bir oyun değil, bir tanıklık biçimi olarak da okunabilir.

“Tek kişilik bir oyunda, sahnenin dili oyuncunun nefesiyle genişler.”

Reji açısından en büyük zorluk neydi?

Tek kişilik bir oyunda zaman, ritim ve atmosferi korumak çok önemli! Her karakterin sahneye gelişi bir ton değişimi gerektiriyor. Benim rejim, bu geçişlerin duygusal olarak fark edilmesini ama biçimsel olarak göze batmamasını hedefliyor. Dostum ve yol arkadaşım Ayhan Erkmen’in beden dili ve mekân arasında organik bir ilişki kurmaya çalıştım. Sahne daraldıkça metin genişliyor; müzik ve ışık bu genişlemeye eşlik ediyor.

“Her prova, hafızayla yüzleşmenin bir biçimiydi.”

Provalar sürecinde sizi en çok etkileyen an neydi?

En çok etkilendiğim anlardan biri, Ayhan Erkmen’in ilk kez Celadet’in mektubunu seslendirdiği andı. O an, sahneyle metin arasında gerçek bir bağ kurulduğunu hissettim. Oyuncunun sesiyle o mektuptan çıkan yankı, sadece bir cümle değil, bir kuşağın sessiz çığlığı gibiydi. İşte o an, oyunun sahnede gerçekten yaşamaya başladığını fark ettim.

“Sürgün, yalnız geçmişin değil, bugünün de aynasıdır.”

Ayhan Erkmen-1

Bu üç ismin hikâyesi, bugünün sanatçılarına nasıl bir ilham veriyor?

Bugünün sanatçısı da, tıpkı onlar gibi, kendi dilinde ve kendi hikâyesinde var olma mücadelesi veriyor. Celadet, Ereb ve Mehmed’in yürüdüğü yollar, bugün hâlâ açık yaralar gibi duruyor. Onların sürgünü, bize sanatın yalnız estetik bir eylem değil, varoluşun kendisi olduğunu hatırlatıyor.

“Sürgün, bir hatırlama biçimidir.”

Sürgün temasını işlemek sizde kişisel olarak nasıl bir iz bıraktı?

Her sahnede, kendi belleğimle de yüzleştim. Çünkü sürgün sadece bir tarihsel olgu değil, bazen içsel bir hâl. Kendi diline, kendi geçmişine, kendi benliğine sürgün edilmek gibi. Bu oyunu çalışmak, bana hafızanın ne kadar dirençli bir alan olduğunu öğretti.

“Bu oyun, unutmamaya dair bir söz.”

Son olarak, seyirciye bu oyunla neyi hatırlatmak istiyorsunuz?

Unutmanın politik bir işlevi olduğunu biliyoruz. “Sürgün”, buna karşı bir hafıza eylemi. Celadet’i, Ereb’yi, Mehmed Uzun’u anmak değil sadece — onları bugünle konuşturmak. Seyirciye, “hafıza bir yük değil, bir sorumluluktur” duygusunu bırakmak istedim. Bu yüzden oyun, bir vedadan çok bir hatırlama ritüeli gibi ilerliyor...

"Hafızanın Tanıkları"