Rohat Alakom ile tarih, bellek, dil ve kültürel miras üzerine bir söyleşi
"Bir halkın hafızası, taşlara kazınan tarihten önce insanların dilinde, anlatısında ve hatırlama iradesinde yaşamaya başlar."
Bir toplumun geleceği, geçmişini nasıl hatırladığıyla yakından ilişkilidir. Tarih, yaşanmış olayların kronolojik sıralanışından ibaret değildir; insanların belleğinde, dilinde ve kültürel üretiminde yaşamayı sürdüren ortak bir hafızadır. Yazılı belgeler kadar sözlü anlatılar, tanıklıklar ve kuşaktan kuşağa aktarılan bilgiler de bu hafızanın taşıyıcıları arasında yer alır.
Araştırmacılık, unutulmaya yüz tutmuş izleri görünür kılma sorumluluğunu da beraberinde getirir. Arşivlerde saklı kalan belgeler, eski fotoğraflar, sözlü anlatılar ve kültürel miras üzerine yürütülen çalışmalar; toplumların kendi geçmişiyle yeniden bağ kurmasına katkı sunar. Her kayıt, geleceğe bırakılan sessiz bir tanıklıktır.
Rohat Alakom, uzun yıllardır Kürt tarihi, kültürü, biyografi, sözlü tarih ve araştırmacılık alanlarında yürüttüğü çalışmalarıyla önemli bir hafıza birikimi oluşturan isimlerden biri. Yarım asrı aşan yazarlık serüveni boyunca dilin, tarihin ve kültürel belleğin izini süren Alakom ile geçmişi kayıt altına almanın anlamını, araştırmacılığın sorumluluğunu ve hafızanın geleceğe bıraktığı mirası konuştuk.
"Hatırlamak, geçmişe dönmekten çok geleceğe karşı sorumluluk üstlenmektir."
Yazarlık ve araştırmacılık yolculuğunuzun başlangıcına döndüğünüzde, sizi belge toplamaya, arşiv oluşturmaya ve hafızanın izini sürmeye yönelten temel düşünce neydi? Bu yolculuk sizin için nasıl bir anlam taşıyor?
Kürt kültürü, özellikle Türkiye Cumhuriyeti'nin 1923 yılında kuruluşundan sonra sürekli tehdit edilen bir kültür hâline gelmiştir. Kürtler, kendi kültürel mirasının inkâr edildiği ve yasaklandığı bir çağa tanıklık etti. Yabancı, kendi kimliği olmayan bir kimlikle yaşamak zorunda bırakıldı.
1970'li yıllarda yurt dışına çıktıktan sonra burada var olan özgür ortam sayesinde bu kayıp kültürün peşine düştüm ve yeniden keşfettim diyebilirim. Başta Almanya, Bulgaristan ve uzun yıllarımın geçtiği İsveç'te Kürt tarihi, Kürt dili ve edebiyatına yoğunlaştım. Kürdistan'ın diğer parçalarından gelen insanlarla tanıştım. Sadece bu değil, Kürtlüğümle, kendimle ilk kez tanıştım. Yarı Arapça, yarı Türkçe olan adımı ve soyadımı bile değiştirdim; artık Rohat Alakom olmuştum.
Bu yaşam tecrübelerine dayanarak insanın birkaç kez doğabileceğini de öğrendim, gördüm. Bana biçilen bu yeni kimlik sayesinde kayıtlara, tarihe bir Kürt yazarı olarak geçtim.
Daha ziyade toplumsal tarih, kültür tarihi ve popüler tarih alanlarında çıkan bir dizi kitabımın şimdiye kadar ülkede ve yurt dışında değişik baskıları yapılmıştır. Günümüze kadar süren yazarlık yaşamım ve serüvenim, bilindiği gibi bu yıl 50. yılını dolduruyor.
1976 yılında Kızılay Genel Merkezi'nin tüm Türkiye düzeyinde yüksekokul öğrencileri arasında düzenlediği "Kızılay ve Gençlik" konulu kompozisyon (makale) yarışmasında birincilik ödülüne layık görüldüm.
"Bir halkın dili, geçmişin taşıdığı sesi geleceğe ulaştıran en güçlü köprüdür."
Uzun yıllardır tarih, biyografi ve kültürel hafıza üzerine çalışıyorsunuz. Sizce bir halkın geçmişini kayıt altına almak, gelecek kuşaklara nasıl bir sorumluluk yüklüyor? Araştırmacının bu süreçte üstlendiği görevi nasıl tanımlıyorsunuz?
Ülkede yarım asır kadar süren savaş ve çatışmalar içinde büyüyen kayıp bir kuşaktan da söz edebiliriz. İdeolojik ve politik baskılar yüzünden insanlarımız ne yazık ki kendi tarihinden ve kültüründen uzak kaldılar. Kendi ailesini, köyünü, aşiretini, yaşadığı şehrin yerel tarihini bile küçümseyen bu kuşak, kendi değerleri yerine Ortadoğu halklarını, Afrika halklarını ve dünyayı değiştirip kurtarmayı öncelikleri arasına aldı.
Bir tarihe tanıklık eden binlerce kültür taşıyıcısı olan büyüklerimiz, yaşlılarımız ne yazık ki gözümüzün önünde birer birer aramızdan ayrılıp gittiler, gitmektedirler. Birer bilgi definesini ve deposunu andıran hafızalarını da beraberlerinde götürdüler. Kuşaklar arasında bir dizi kopukluk yaşandı.
Yine de "Zararın neresinden dönersek kârdır." atasözünün ışığında hareket ederek kültür mirasımıza sahip çıkıp sözlü tarih çalışmalarına önem vermeliyiz.
Kısacası, Kürtlük aşkı olmadan Kürt kültürüne kapılarımızı açamayız. Temel anahtar da dildir. Bu yüzden aydın ve araştırmacılara büyük görevler düşmektedir.
Yeni yeni farklı sözlüklerin hazırlanmasına önem verilmelidir. Çünkü sözlükler, içerikleriyle yazılı hâle getirilen kültürlerin hafızasını oluşturur. Bu sözlüklerde yer alan binlerce sözcüğün tarih boyunca farklı yörelerdeki söylenişleri, değişimleri, kökleri ve nasıl yazılı hâle getirildikleri örneklerle kayıt altına alınmalıdır.
Önümüzde duran görevlerin ne kadar büyük olduğunu okuyucuya hatırlatmak için hazırlanması ve yayımlanması yüzyıldan fazla süren bir İsveççe sözlükten kısaca da olsa bahsetmek isterim. 1898-2023 yılları arasında hazırlanan ve yayımlanan İsveç Akademisi Sözlüğü (Svenska Akademiens ordbok) tam 39 cilt olarak çıkmıştır. Bu büyük dil projesi bundan üç yıl önce tamamlandı.
"Söz, yazıya kavuştuğunda hafıza zamana karşı direnmeye başlar."
Kürt tarihi ve kültürü üzerine yaptığınız çalışmalar, sözlü anlatılar ile yazılı kaynakları aynı zeminde buluşturuyor. Sizce sözlü hafızanın yazıyla buluştuğu noktada hangi değerler korunuyor? Bu çalışmaların geleceğe katkısını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kendi tecrübelerim üzerinden bir tespitte bulunacak olursam diyebilirim ki; tarih, etnografya gibi alanlarda yapılan çalışmalarda sözlü halk edebiyatı kültürel bir define olarak büyük bir rol oynamaktadır.
Özellikle Kürtçe şarkıların büyük bir kesimi sevgi ve kahramanlık konuları üzerine söylenir. Bazıları savaşlarda can veren insanların ardından yakılan ağıtlardan oluşur. Bu folklorik parçalar hüzün dolu konular üzerine olmasına rağmen söz ustaları olarak bilinen dengbêjler bunları öyle dokunaklı söyler ki dinleyiciler üzerinde büyük bir etki bırakırlar.
Nasıl olur da bu acıklı parçalar insanların hoşuna gidiyor ve onları zevkle dinliyorlar? Bir paradoksla karşı karşıyayız. Bu durumun bazı nedenleri olmalıdır. Bir yandan şarkının sözlerindeki sanat öğeleri, bir yandan da bunları söyleyen söz ustalarının muhteşem sesleri ve solukları büyük bir rol oynamaktadır.
Örneğin Xelil Bey adlı bir destanda çaresiz kalan Perişan adlı bir kadın Allah'a ve en ünlü Kürt şairi Ehmedê Xanî'ye sığınır:
"De li jorê Rebê Alemê bila li jêrê Hezretî Xanî dewa min bibîne."
(Yukarıda evrenin yaratıcısı Allah, aşağıda Ehmedê Xanî derdime bir çare bulsun, davama baksın.)
Şarkıda görülen hiyerarşik yapıda Ehmedê Xanî'nin Allah'ın altında yakın bir mertebede gösterilmesi, bu Kürt şairinin halk nezdindeki yerini ve ne kadar çok sevildiğini ya da sayıldığını dile getiriyor.
Kürtçe atasözleri de bu halk şarkıları kadar bize yol gösterir. Yine Ehmedê Xanî üzerine söylenen övgülerde de onun Kürt ulusu için ne kadar büyük bir şahsiyet olduğu görülür:
"Ehmedê Xanî balgiyê ber serê cimaetê ye."
Sözcük sözcük çevirdiğimizde "Ehmedê Xanî toplumun başucu yastığıdır." anlamını vermektedir. Yaklaşık olarak bunu "Ehmedê Xanî Kürt toplumunun baş tacıdır." biçiminde de yorumlayabiliriz.
"Belge, gerçeğin izidir; titizlik ise araştırmacının vicdanıdır."
Bugün bilgiye ulaşmak her zamankinden daha kolay görünüyor. Güvenilir bilgiye ulaşmak ise büyük bir emek gerektiriyor. Araştırmacılık disiplininde belgeye bağlı kalmanın, kaynak çeşitliliğinin ve akademik titizliğin önemini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben, Kürt tarihi ve Kürt kültürü alanında sürdürdüğüm çalışmalarımda disiplinlerarası bir yaklaşımla çok farklı kaynaklardan yararlanmayı tercih etmişimdir. Bu durum hem konunun daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunmakta hem de okuyucuya karşılaştırma yapma olanakları sağlamaktadır.
Örneğin Eski İstanbul Kürtleri, Xoybun Örgütü ve Ağrı Ayaklanması ile Şerif Paşa üzerine hazırladığım çalışmalarımda hep bu yaklaşımlara sadık kaldım. Tarihî bilgiler yanında sözlü ve yazılı edebî kaynaklardan elimden geldiğince yararlanmaya çaba harcadım.
Görsel kaynakların önemini de bir kenara itemeyiz. Bu görseller hem bazı konuların daha iyi anlaşılmasını sağlar hem de cazibeleriyle okuyucuda büyük bir hayranlık uyandırır. Ayrıca resim sanatına ve tarihine önemli katkılar sunarlar.
Son yıllarda tanık olduğum ve sürekli dile getirdiğim bir konuya tekrar değinmek isterim. Çok eski bazı güzel siyah-beyaz fotoğrafların yeni tekniklerle bir biçimde "renklendirildiğini" görüyoruz. Tarihî fotoğraflar üzerinde bu biçimde oynamanın doğru olmadığını burada özellikle belirtmek isterim.
"Mesafe, insanı köklerinden uzaklaştırmaz; köklerine başka bir pencereden bakmasını sağlar."
Uzun yıllardır farklı ülkelerde yaşamınızı sürdürürken çalışmalarınızı da aralıksız devam ettirdiniz. Uzakta yaşamak, doğup büyüdüğünüz coğrafyaya bakışınızı ve üretimlerinizi nasıl etkiledi? Mesafenin düşünceye kattığı yeni perspektifleri nasıl yorumluyorsunuz?
İnsan gençlik yıllarında başka bir ülkeye göç ettiğinde asıl ülkesiyle bağlarını büyük ölçüde koparır veya yitirir. İnsanın her iki ülkeyle olan yükü de ağırlaşır. Asıl ülkesiyle bağlarını tümüyle koparmak olanaklı değildir. Fizikî olarak olmasa da insan iki ülkede yaşamak zorunda bırakılıyor.
Yıllar geçtikten sonra İsveç'te hazırladığım bazı kitaplarım, örneğin eski çocukluk ve gençlik yıllarımın geçtiği Kars ve Kağızman üzerinedir: Kars Kürtleri (Avesta, 2009), Kağızman – Kars'ın Tadı Tuzu (Kağızman Belediyesi, 2012).
İsveç-Kürt ilişkileri de dikkatimi çekti. 1898-1908 yılları arasında yaklaşık olarak 10 yıl İsveç'in başkenti Stockholm'de Osmanlı Elçisi olarak çalışmış olan Kürt Şerif Paşa'nın İsveç yaşamı yıllarca peşimi hiç bırakmadı. Kendisinden önce ve sonra İsveç'e ayak basan başka Kürtlerin öyküsü de ilgimi çekti.

"Göç, insanın ayak izlerini başka coğrafyalara taşır; hafızasını ise doğduğu toprağa emanet eder."
Görebildiğim kadarıyla çalışmalarınızın önemli bir bölümü Kürdistan'dan Türkiye'ye ve Avrupa'ya göç etmiş Kürtler üzerine yoğunlaşıyor. Örneğin Eski İstanbul Kürtleri, Orta Anadolu Kürtleri ve İsveç Kürtleri... Sizin İsveç'e göç etmeniz, bu çalışmaları birer kitap hâline getirmenizi nasıl etkiledi?
Almanya ve Bulgaristan'da kaldıktan sonra İsveç'e yerleşmem gibi yaşam tecrübelerim, göç olgusu üzerinde daha fazla düşünmemi çok etkiledi. Buralara farklı dönemlerde yolları düşmüş Kürtler bir sığınak aramaya koyulmuşlardır. Göç ve sürgün olguları insanları o kadar etkilemiş ki yüzlerce gurbet, sürgün ve hasret şarkısına konu olmuştur.
Bu Kürtçe şarkılar üzerine bir yazı da kaleme aldım: "Kambaxa vê sirgûnê" (‘Kahrolası bu sürgün’ Bîrnebûn, nr. 29/2006).
Bugün Avrupa'nın her ülkesinde on binlerden oluşan Kürt toplulukları bulunuyor. Son yıllarda bu topluluklar arasında yakınlaşmalar ve örgütlenmeler yaşandığına, Kürt dili ve edebiyatı, Kürt kültürü ve tarihi alanında yapılan etkinliklerin çoğaldığına tanık olmaktayız.
Kendi ülkelerindeki baskıları protesto etmek için yıllar boyunca sokakları aşındıran ve meydanlara dökülen Kürtlerin, günümüzde kendi kültürlerini Avrupa halklarına tanıtmak için yeni stratejiler geliştirdikleri görülüyor.
Kapalı alanlarda düzenlenen konferanslar, sempozyumlar, sergiler, moda gösterileri, her yıl Avrupa'nın bir başkentinde gerçekleştirilen Kürt Film Festivalleri ve yaşamın her alanında üstün yetenekleriyle seslerini duyuran kimi Kürtlerin başarı öyküleri ile aldıkları ödüller dikkatlerimizi çekmektedir.
"İnsan ömrü sınırlıdır; hafızaya emek verenlerin bıraktığı iz, kuşaklar boyunca yol göstermeyi sürdürür."
Yıllar sonra geriye dönüp baktığınızda, yazdığınız kitaplardan ve yürüttüğünüz araştırmalardan öte hangi düşüncenizle hatırlanmayı arzu edersiniz? Sizin için kalıcı iz bırakmanın gerçek anlamı nedir?
Kürt folkloruna (destan, şarkı, masal ve atasözleri...) olan hayranlığımla hatırlanmak isterim.
Ünlü yazar Yaşar Kemal bir romanında, "Allah hiçbir kavmi dengbêjsiz bırakmasın." dileğinde bulunur. Sesleri çok güzel olan söz ustaları ve destan anlatıcıları olan dengbêjler, güçlü hafızalarıyla kültürel zenginliklerimizi kuşaktan kuşağa aktarmışlardır.
Araştırmacı Metin Yüksel, 2011 yılında hazırladığı ilginç doktora tezinde, siyasi aktörler dışında kalan dengbêjlerin, melelerin (din adamları) ve aydınların Kürtçenin hayatta kalması ve yeniden canlanması alanındaki katkılarını inceler.
Dengbêjler, meleler ve aydınların hafızaları; meslekleri gereği ve içinde yaşadıkları ortamlar nedeniyle veri depolama kapasiteleri oldukça güçlüdür. Yüzlerce destanı tarihî arka planlarıyla birlikte bilen dengbêjler, kutsal kitap Kur'an'ı ezbere bilen hafızlar, medresede yetişmiş meleler ve bilge insanlardan oluşan aydın kesimin hafızası, tıpkı elektronik veri depolama aygıtları olan hard diskler gibi bir işlev görmüştür.
Kürt kültürünün koruyucuları ve hatırlayanları olarak bu üç kesim, bu kültür mirasını hafızalarında toplayarak kayıt altına almışlardır.
Az bilinen veya hiç bilinmeyen, unutulmuş bazı konuları ilk kez ele alıp işlemek ve bu alanda okuyucuyu aydınlatmak temel amaçlarımdan birisini oluşturuyor.
Kürt kültürünün parçacıklardan, damlalardan oluştuğunu göz ardı edemeyiz. Örneğin Kürtçede asilzade anlamına gelen "torın" sözcüğü bazı kaynaklarda Türkçedeki "torun" sözcüğüyle karıştırılmış, entari anlamına gelen "dêre" sözcüğü de yanlışlıkla Kürtçede kilise anlamına gelen "dêr" sözcüğü veya Suriye'de bulunan Deyrezor şehrinin adıyla karıştırılmıştır.
Birinci sözcük "torın", zamanla bir kitabımın konusunu (Torin: Arîstokratên Serhedê, Avesta, 2009); diğer sözcük "dêre" ise bir incelememin konusunu oluşturmuştur (Dêre sorê piçûkê, Kovarabîr 2020).
"Kayıt altına alınan her tanıklık, geleceğe bırakılmış sessiz bir emanettir."
Bir halkın hafızası, yazılan kitaplarda, anlatılan hikâyelerde ve kuşaktan kuşağa aktarılan tanıklıklarda yaşamaya devam eder. Geçmişi araştırmak, eski belgeleri gün yüzüne çıkarmak ya da unutulmuş isimleri yeniden görünür kılmak; tarihe not düşmenin ötesinde, ortak belleği geleceğe taşıyan önemli bir sorumluluktur.
Rohat Alakom'un yarım asrı aşan araştırmacılık ve yazarlık serüveni, dilin, tarihin ve kültürel mirasın birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğunu yeniden hatırlatıyor. Arşivlerde saklı kalan belgelerden sözlü anlatılara, biyografilerden halk kültürüne uzanan çalışmaları; hafızanın korunmasının aynı zamanda bir kimlik ve gelecek meselesi olduğunu gösteriyor.
Bu söyleşi, geçmişi yeniden okumaya olduğu kadar, geleceğe hangi mirası bırakmak istediğimizi düşünmeye de davet ediyor. Çünkü kültür, kendisini hatırlayan insanlar sayesinde yaşamını sürdürür; hafıza ise emekle, sabırla ve sorumluluk duygusuyla geleceğe ulaşır.
"Unutulmaya bırakılan her hikâye biraz daha sessizleşir; kayda geçirilen her tanıklık ise gelecek kuşaklara uzanan bir ışığa dönüşür."
Hafızanın Tanıkları