Ferman Salmış ile köşe yazarlığı, zaman ve tanıklık üzerine söyleşi "Yazı, zamanın sessiz nefesi; geçmişle gelecek arasında ilerleyen bir köprüdür."

Ferman Salmış’ın yazıları tam da bu köprüden sesleniyor. Köşe yazarlığı, geçici olana teslim olmayan, hızın karşısında dimdik duran, zamana direnen bir tanıklık alanıdır. Bu alan, olup biteni tekrar etmeden eksik kalan yeri kurar, görünmeyeni açığa çıkarır. Okur, bu satırlarda yalnızca kendi yarasını değil, kendi hafızasını bulur; çünkü burada yazı bir fikir vitrini değil, sorumluluktur.

Güncel olanı, geçmişin gölgesiyle ve yarının kaygısıyla birlikte büyütür; insanın içindeki kırık aynayı da yanında taşır. Bu söyleşide köşe yazarlığını bir meslek değil; zaman, vicdan ve hafızayla kurulan uzun bir ilişki olarak ele alıyoruz. Yazılar, yaşadıklarımızı değil, yaşadıklarımızın içimizde bıraktığı izi anlatır.

Bu söyleşi, kelimenin hâlâ bir karşılık değil, bir yük olduğunu kabul eden bir yerde duruyor. Köşe yazarlığını süs değil, toplumsal hafızanın canlı alanı olarak ele alıyor.

Ferman Salmış ile yazıyı, günün gürültüsüne karşı ayakta duran bir duruş olarak konuşuyoruz. Kalemin hızla geçen zamana karşı direncini; kelimenin hakikatin yanında konumunu birlikte arıyoruz.

Ferman Salmış 1"Kelime, susturulana karşı yanında durduğunda anlam kazanır."

Köşe yazarlığı bugün neden hâlâ gereklidir? İnsanların haberlerde duymadığını, görmediklerini bu alanda okuduğunu düşünüyor musunuz?

Köşe yazarlığı, dijital çağın hızına rağmen bugün hâlâ gereklidir. Köşe yazılarının bir hafızası ve okurda bıraktığı ayrı bir izlenim vardır. Günlük hayatta olup bitenlerin anlamlandırılması ve yorumlanması bu alan sayesinde gerçekleşir. Objektif haberde yorum sınırlıdır; sınırlı olması da gerekir. Toplumlar yalnızca enformasyonla değil, yorumla, bağlamla ve eleştirel düşünceyle yön bulur. Dolayısıyla farklı bakış açılarının okuyucuya sunulması medya tarihinde önemli bir yer tutar. Medyanın bu misyonu hâlâ devam etmektedir ve sürdüğü sürece köşe yazarlığı da varlığını koruyacaktır.

Bugünün medya ortamında bilgi çok hızlı dolaşıyor; fakat hız arttıkça derinlik azalıyor. Kısa haberler ve görseller öne çıkıyor. Sosyal medya mecralarında bazı haberlerin görüntülenme sayıları yüksek olabiliyor. Köşe yazarlığı ise olayların görünen yüzünü aşarak arka planı, niyetleri, yapısal sorunları ve insani boyutu görünür kılma imkânı sunar. Bu yönüyle köşe yazısı, gündelik haber akışı içinde kaybolan anlam kırıntılarını bir araya getiren düşünsel bir mercek işlevi görür.

Ayrıca köşe yazarlığı, kamusal vicdanın nabzını tutan bir alan olmaya devam ediyor. Okur burada perspektif, muhakeme ve çoğu zaman etik bir duruş arar. Bu nedenle köşe yazarlığı, gazeteciliğin yorum katmanı olduğu kadar düşünce çeşitliliğinin korunması açısından da gereklidir.

Ferman Salmış 2"Takvim değişir; kalıcı olan, insanın içindeki kırılmadır."

Güncel olan ile kalıcı olan arasındaki çizgiyi nerede kuruyorsunuz? Yazının yalnızca “bugün”e ait kalmaması için nasıl bir yol izliyorsunuz?

Güncel olan ile kalıcı olan arasındaki çizgiyi, olayın taşıdığı insani ve yapısal hakikatte kuruyorum. Çünkü güncel olan çoğu zaman kabuğu temsil eder; kalıcı olan ise o kabuğun içindeki anlam tortusudur. Benim için bir metnin ömrünü belirleyen şey, ele aldığı olayın tarihi değil, dokunduğu insanlık hâlinin derinliğidir.

Bu nedenle yazarken “bugün ne oldu?” sorusundan çok, “Bu olan şey insanın, toplumun ve zamanın hangi yarasına değiyor?” sorusunun peşine düşerim. Güncel bir hadiseyi ele alırken onu kendi bağlamına hapseden dar kronolojiden bilinçli biçimde uzak durur; meseleyi daha geniş bir düşünsel ve sosyolojik çerçeveye yerleştirmeye çalışırım. Takvim yaprakları hızla eskir; fakat insanın hak ve anlam arayışı, aidiyet ihtiyacı, yalnızlığı ve hakikatle kurduğu gerilim eskimez.

Yazının yalnızca “bugün”e ait kalmaması için üç unsura özellikle dikkat edilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Ferman Salmış 3"Tanıklık, yalnızca görmek değil; görmekten sorumlu olmaktır."

Köşe yazarlığı sizce bir tanıklık alanı mıdır? Yazının, yaşananları yalnızca aktarmakla kalmayıp hafızaya dönüştürme gücü var mı?

Güzel bir soru. Benim için köşe yazarlığı güçlü bir tanıklık mekânıdır. Çünkü yazı, olup biteni soğuk bir kayıt gibi aktarmaktan ibaret değildir; doğru kurulduğunda zamanı yakalayan, duyguyu sabitleyen ve toplumsal hafızaya iz bırakan bir eyleme dönüşür. Tanıklık dediğimiz şey de tam burada başlar: görmekle yetinmeyip, gördüğünü anlamlandırmak ve onu insanlığın ortak belleğine emanet etmek. Aslında edebiyat da biraz bunu yapar.

Yazının hafızaya dönüştürme gücü vardır; ancak bu güç otomatik değildir. Yazının derinliğiyle, kurduğu bağlamla ve taşıdığı etik dikkatle inşa edilir. Metin yalnızca anlık tepkinin diliyle kurulursa, haber gibi hızla eskir. Fakat yazı, yaşananı daha geniş bir tarihsel ve insani çerçeveye yerleştirebilirse, bireysel bir gözlem olmaktan çıkar; kolektif hafızanın bir parçasına dönüşür. Polemiklerin işgal ettiği metinlerin hafızayı dönüştürme gücüne sahip olduğunu düşünmüyorum; bu tür yazılar gündelik tartışmaların bir parçası olarak bir süre sonra kenara itilir.

Metinlerimde özellikle şu ayrımı gözetirim: kayıt tutmak ile iz bırakmak aynı şey değildir. Kayıt, olanı saklar; iz ise olanın anlamını geleceğe taşır. Bu nedenle köşe yazısını, bugünün gürültüsü içinde yarının hafızasına küçük ama kalıcı işaretler düşme çabası olarak görüyorum. Asıl mesele, tanıklığı anlamlı kılmaktır. Yazı bunu başarabildiği ölçüde yalnızca bugünü anlatan bir metin olmaktan çıkar; zamanın belleğinde yaşayan bir söz hâline gelir.

Ferman Salmış 4

"Görüş, zihnin sınırıdır; hakikat, ona meydan okuyan cesarettir."

Bir metin ne zaman yalnızca görüş olmaktan çıkar, hakikatin izini süren bir belgeye dönüşür?

Benim için bir metin, yazarın kanaatini tekrar ettiği yerde görüş olarak kalır; fakat kendi kanaatini de sorgulamaya cesaret ettiği anda hakikatin izini süren bir belgeye dönüşmeye başlar. Çünkü görüş çoğu zaman zihnin konfor alanıdır; hakikat arayışı ise o konforu bilinçli biçimde terk etmeyi gerektirir.

Bir metni belgeye yaklaştıran ilk unsur, gerçekle kurduğu etik ilişkidir. Yazı, olguyu eğip bükmeden, tanıklığı romantize etmeden ve ideolojik kolaycılığa yaslanmadan konuşabiliyorsa; yani hakikati savunmaktan çok ona kulak vermeyi seçiyorsa, artık salt bir kanaat metni değildir. Yazarken kendi sesimi yükseltmekten ziyade, metnin içindeki gerçeğin sesini duyulur kılmaya çalışırım. Çünkü hakikat çoğu zaman bağırmaz; dikkat isteyen bir sızı gibi metnin içinde durur. Bu durum, dikkatli okuyucuların gözünden kaçmaz.

İkinci eşik, bağlam kurma becerisidir. Görüş yazısı çoğu zaman anlık ve tepkiseldir; hakikatin izini süren metin ise olayları tarihsel, sosyolojik ve insani katmanlarıyla birlikte okur. Güncel bir meseleyi ele alırken onu yalnız bugünün sıcaklığına hapsetmemeye özellikle dikkat ederim.

Üçüncü olarak dilin sorumluluğu gelir. Hakikati arayan metin, kesinlik iddiasıyla değil, düşünsel dürüstlükle konuşur. Yargı dağıtan değil, okuru düşünmeye çağıran bir ton kurar. Hakikate yaklaşan yazı, okuru ikna etmeye çalışmaktan çok onu metnin içine davet eder. Bu nedenle üslubumda retorik kesinlikten uzak durur, kavramsal açıklığı ve etik dikkati öne çıkarırım.

Ferman Salmış 5"Kalem, insanın kendisi kadar ağırdır; tanıklık arttıkça yükünü hissedersin."

Zamanla yazının size yüklediği sorumluluk değişti mi? İlk yazdığınız gün ile bugün arasında kalemin taşıdığı ağırlık sizce nasıl farklılaştı?

Zamanla yazının bana yüklediği sorumluluk elbette değişti, daha doğrusu derinleşti. İlk yazdığım yıllarda kalem, benim için daha çok bir ifade alanıydı; içimde biriken düşünceyi, duyguyu, öfkeyi ya da sezgiyi dışarı açmanın bir yoluydu. Ben köşe yazıyorum zaman zaman, ama asıl alanım edebiyat. Belki de edebiyatın bir getirisi olarak edebi söylem de metinlerime sinmiş. Estetik kaygı, biçim ve üslup hep kendini hissettirdi bende.

Yazdıkça şunu daha berrak gördüm: Her metin yalnızca yazıldığı ana değil, dokunduğu insanlara ve bıraktığı izlere karşı da sorumludur. Bu farkındalık, zamanla dili daha dikkatli, hükmü daha temkinli ve sessizliği bile daha anlamlı kurma ihtiyacını doğurdu. Eskiden hakikati söylemenin cesareti ön plandaydı; bugün ise hakikati nasıl söylediğinin sorumluluğu çok daha belirleyici.

Kalemin taşıdığı ağırlık benim için üç yönde farklılaştı:

  1. Etik ağırlık: Yazının bir hayatın, toplumsal yaranın veya insan onurunun kıyısına değebileceğini daha derinden hissediyorum. Bu yüzden artık her cümlenin yalnızca doğru olup olmadığını değil, adil olup olmadığını da tartıyorum.
  2. Hafıza sorumluluğu: Zaman geçtikçe yazının geçici bir ses değil, kalıcı bir iz olabileceğini daha çok idrak ettim. Bugün yazarken yalnızca bugünün okurunu değil, metnin yıllar sonra karşılaşacağı bilinmeyen okuru da düşünüyorum. Bu, metni daha bağlamsal ve katmanlı kurma ihtiyacını artırıyor.
  3. Dilin olgunluğu: İlk metinlerde dil daha aceleciydi; şimdi ise daha çok dinleyen, bekleyen ve süzen bir dile yaklaştığımı hissediyorum. Çünkü zaman bana şunu öğretti: Yazı bazen söyledikleriyle değil, söylemekten bilinçle vazgeçtikleriyle de derinleşir. Bugün kalemi elime aldığımda, onun yalnızca bana ait olmadığını biliyorum. O kalem, tanıklık ettiğim zamanın, temas ettiğim insanların ve ortak hafızanın emanetini taşıyor.

Belki de bu yüzden ilk günkü heyecan hâlâ içimde dursa da, kalemin ağırlığı artık daha sessiz, ama çok daha derin bir yerden hissediliyor. Yazmanın bir arayış ve yolculuk olduğunu düşünüyorum.

Ferman Salmış 6"Edebi olan, politik olanı insanileştirir; politik olan, edebiyatı toplumsallaştırır."

Edebi olan ile politik olan yazınızda nasıl bir ilişki kuruyor? Bu iki damar birbirini güçlendiriyor mu?

Benim yazı pratiğimde genel olarak edebi olan daha baskındır. Düşünsel yazılarımda edebi ve politik olanın iç içe geçmişliği vardır. Politik olanın kimi zaman tekdüzeliği, soğukluğu ve dar kalıplara hapsedilen düşünce üretme pratiği, zamanla daha görünür hale gelerek meselelere bakışımda değişimlere neden oldu. Elbette kültürel çoğulculuk, varoluş ve etik konular hep işlediğim temalar oldu. Artık hakikati söylemenin daha etik ve estetik yollarını bulmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü günlük söylemin sığlığı içinde üretilen birçok söz, pek anlamlı değil.

Görüş, metne yön ve toplumsal bağ kurma aracı sağlar; edebi olan ise derinlik ve kalıcılık kazandırır. Bir toplumsal meseleyi ele alırken yalnızca yapısal eleştiriyle yetinmem; o yapının insan bedeninde, hafızasında ve gündelik hayatında nasıl yaşandığını da görünür kılmaya çalışırım. Çünkü inanırım ki istatistiklerin anlattığı ile hikâyelerin hissettirdiği birleştiğinde metin gerçek etkisine yaklaşır.

Evet, doğru kurulduğunda bu iki damar birbirini açık biçimde güçlendirir. Edebi yoğunluk, politik metni insanileştirir ve sert köşelerini yumuşatmadan onu daha geçirgen kılar. Benim için ideal metin, bağırmayan ama gerçeği yadsımayan; güzelliğe yaslanan ama hakikatten kaçmayan metindir. Çizgiyi tam da burada kurarım: Edebi olan metnin ruhunu taşır. Kalıcı metinler, edebi yoğun metinlerdir; Homeros, Gılgamış, Ozanlık Geleneği, Dengbêjlik gibi alanlarda ve başyapıtlarda sözlü anlatımın gücü de bu lirizmden gelir. Bin yıllardır sözün bu metinlerden beslendiğini söylemek yanlış olmaz.

Ferman Salmış 8

"Gerçek itiraz, gürültüden değil, berraklıktan doğar."

Bugün köşe yazarlığı bir itiraz biçimi midir? Yoksa yalnızca olup biteni kaydeden bir alan hâline mi geldi?

Bugün köşe yazarlığı hâlâ bir itiraz biçimi olabilir — ama her köşe yazısı artık kendiliğinden itiraz değildir. Aradaki fark, metnin aldığı riskte ve kurduğu etik mesafede gizlidir.

Bir dönem köşe yazarlığı, kamusal alanda söz almanın en görünür itiraz kanallarından biriydi. Bugün ise medya ekosisteminin hızlanması, kutuplaşmanın sertleşmesi ve enformasyonun gürültüye dönüşmesiyle birlikte bu alanın bir bölümü, gerçekten de yalnızca olup biteni kaydeden, hatta kimi zaman yeniden dolaşıma sokan bir mecraya daralmış durumda. Yani evet, köşe yazarlığının bir kısmı tanıklığın konforlu kıyısına çekilmiş görünüyor.

Fakat bu, köşe yazarlığının itiraz imkânını yitirdiği anlamına gelmez. Tam da bu gürültü çağında, düşünülmüş ve etik temeli olan bir itirazın değeri daha da artmış durumda. Benim yaklaşımımda köşe yazısı, refleksif bir tepki metni değil; hakikatin üzeri örtülen, görünmez kılınan ya da normalleştirilen taraflarına dikkat kesilen bir yaklaşım alanıdır.

Bir metnin itiraz sayılabilmesi için yalnızca yüksek sesle konuşması yetmez. Metnin sorunlar karşısında tutunduğu tavır ve analiz önemlidir. Ben bu ölçülere bakarım. Çünkü gerçek itiraz, çoğu zaman gürültüden değil, berraklıktan doğar.

Sonuç olarak, köşe yazarlığı bugün hem kayıt alanına daralabilen hem de güçlü bir itiraz imkânı taşıyan çift katmanlı bir alan. Hangi yöne evirileceğini ise metnin duyarlılığı, derinliği ve etik dikkati belirliyor. Dijitalleşme, gazetecilikte köklü değişikliklere ve dönüşümlere yol açtı; yol açmaya devam ediyor. Sanırım sonuçların kestiremediğimiz bir yeniçağın içindeyiz.

Ferman Salmış 7"Yazı, hayatı durdurmaz ama onun içinden geçerken bize nerede olduğumuzu hatırlatır; sessizliğin ortasında hâlâ bir ses vardır."

Ferman Salmış ile yaptığım bu söyleşi, köşe yazarlığını bir meslek başlığı olarak değil; hafıza, etik ve zaman karşısında alınan bir duruş olarak yeniden düşünmeme vesile oldu. Söylenen sözler, hızla akan gündemin içinden sıyrılıp daha derine bakmayı öneriyor. Yazının yalnızca kaydetmek için değil, anlamak ve anlamlandırmak için var olduğunu hatırlatıyor.

Köşe yazarlığının asıl ağırlığı burada başlıyor, kelimeyi hakikatin yanında konumlandırmakta. Kalemin önemi, yüksek sesinde değil; nerede ve nasıl durduğunda saklı.

Ve belki de yazı tam bu yüzden vardır. Zamana karışmak için değil, zamana iz bırakmak için.

Hafızanın Tanıkları