Mehmet Altun ile Tarih, Hafıza ve Mezopotamya Üzerine Söyleşi “Tarih yalnızca geçmiş değildir; bugün neyi unuttuğumuzu gösteren bir aynadır.”
Mezopotamya, yalnızca uygarlıkların doğduğu bir coğrafya değildir; insanın kendini ilk kez tarihe emanet ettiği yerdir. Burada toprak, sadece ekilip biçilen bir zemin değil, hafızanın katman katman biriktiği canlı bir arşivdir. Neolitik çağdan bugüne uzanan bu topraklar, bize yalnızca nereden geldiğimizi değil, nasıl unuttuğumuzu da fısıldar. Çünkü Mezopotamya’da tarih, geçmişte kalmış bir olaylar dizisi değil; hâlâ konuşan, hâlâ yaralı ve hâlâ hesap soran bir bilinçtir.
Mehmet Altun’un çalışmaları tam da bu yüzden klasik tarih anlatılarının ötesine geçer. O, Mezopotamya’yı bir kazı alanı olarak değil; insanlığın vicdan haritası olarak okur. Onun metinlerinde taşlar yalnızca taş değildir, çamur yalnızca çamur değildir; her katman bir travmayı, her iz bir direnci taşır. Altun, tarihi iktidarların değil, hafızanın gözünden okumaya çağırır. Bu söyleşi de, geçmişle bugünün arasındaki o kırık aynaya birlikte bakma çabasının bir parçası olarak doğuyor.
“Taşın, Çamurun ve İnsanın Hatırladığı Yer: Mezopotamya.”
Mezopotamya denildiğinde çoğu zaman “uygarlıkların beşiği” gibi romantik bir dil kullanılıyor. Sizce bu toprakları asıl belirleyen şey uygarlık mı, yoksa hafıza mı?
Dili, “Uygarlıkların Beşiği” ezber öğretisinden doğru kurarsak, varacağımız son durak sizin de belirttiğiniz üzere o kadim toprakları “romantik” bir yavanlığın hâkim olacağı masalsı bir geçmiş hâline getirmek olur. Oysa Mezopotamya’yı belirleyen şey ne tek başına kurulan şehirlerdir ne de yazılan ilk kanunlar... Mezopotamya’da asıl belirleyici olan hafızadır.
Buradan hareketle diyebiliriz ki; uygarlık, genellikle iktidarın kurduğu görkemli ama geçici bir yapıdır; oysa hafıza, o yapının altında nefes almaya devam eden halkların sürekliliği ve kurduğu geleneğin sonsuz evrenidir. Zira uygarlık “ne inşa ettiğimizi” söylese de hafıza “kim olduğumuzu” anlatır.
Üstelik bu bir önerme ya da tespit değildir. Bu hakikatin binlerce kez test edilmiş, ete kemiğe bürünmüş hâlidir. Bu bağlamıyla Mezopotamya, üst üste binmiş binlerce yıllık hatırlama ve hatırlatmanın en saf tortusudur. Bir başka ifadeyle, bütün zamanların arşivi…
“İnsan doğadan koptuğu an, kendinden de uzaklaşmaya başlar.”
Neolitik çağdan bugüne uzanan tarih çizgisinde, insanın doğayla ve birbirleriyle kurduğu ilişkinin en kırılgan anlarını nerede görüyorsunuz?
Kişisel kanaatim, geçmişten günümüze akademik yorumlamada tarımın başlangıcı ve hayvanın evcilleştirilmesine koşut olarak yerleşik yaşama geçen insan türünün hikâyesinde belirleyici olduğu varsayılan Neolitik sıçramanın geleneksel bir yanlış/yetersiz öğreti olduğunun ortaya çıkmasıdır. Zira bugün Yukarı Mezopotamya’da sürdürülen kazıların açıkça ortaya koyduğu hakikat bu değildir.
Son yıllarda özellikle Yukarı Fırat ve Yukarı Dicle havzalarında, bilhassa Göbeklitepe Kültür Bölgesi’nde sürdürülen arkeolojik kazılarda ortaya çıkan şey şudur: Veriler, yaklaşık 12 bin yıl önceki atalarımızın tarımsal faaliyet sürdürmeye başlamadan ve/veya hayvanları evcilleştirmeden önce yerleşik yaşama geçtiğini göstermektedir.
Bu insanların, Gordon Childe tarafından Neolitik Devrim diye adlandırılan bu süreçte, yaşadıkları yerlerde gizemli bir aidiyet duygusuyla bağlı oldukları yapılar inşa ettiklerini; fazlasıyla gelişkin bir mimari bilgiye, statik hesaplara, organizasyonlu bir iş bölümüne, zanaatkârca alet üretimine ve teknolojisine, imge ve gözlem dünyalarını sanatla ilişkilendiren olağanüstü bir sembolizma kontekstine, gelişkin bir inanç sistemine ve hatta çok katmanlı bir kültürel etkileşim biçimine sahip olduklarını göstermektedir.
Bu anlamda en kırılgan ezber, geleneksel olarak kabul gören insanın yerleşik yaşama geçişini, ardılı olan hiyerarşik toplumsal düzenin kuruluşunu öneren ve bu süreci yazının keşfiyle kutsallaştıran silsilenin epeyce tartışmalı hâle gelmesidir.
Öte yandan, özellikle Yukarı Mezopotamya’nın sürekli yaşam koşulları için en elverişli nişleri olarak gözlemlenen dağ eteklerinin oluşturduğu ekosistemin, insan türünün hikâyesindeki en kusursuz olanakları barındıran hayati özellikler taşıdığını kavramak gerekir. Bu doğal yaşam alanları ve zengin hayatta kalma olanakları, sapiens dediğimiz insan türünün doğadan bağımsız olmadan; ancak doğayı yeniden biçimlemeye başladığı büyük bir kopmayı da sağlamış gibi görünmektedir.
İşte insanın doğadan kopup onu bir “kaynak” olarak görmeye başladığı bu ilk an, bugünkü ekolojik krizlerin de bir bakıma kökenini oluşturur.
Diğer taraftan kuşkusuz ki iklim koşulları, bölgesel ekosistemi oluşturan fauna ve floranın niteliği, Yukarı Mezopotamya özelinde, suyun (Dicle ve Fırat) sadece hayat veren değil, zaman zaman da “silah” veya “mülkiyet” olarak görülüp ötekinin cehennemine dönüştürüldüğünü unutmamak gerekir.
İnsanlığın en savunmasız kaldığı anlar denince, çoğu araştırmacının kendi okuma biçimi ve perspektifleriyle farklılıklar gösterse de özü itibarıyla ortak kanı, 12 bin yıl ve daha ötesinden itibaren uygarlık hikâyesini biçimleyen geçmişimizin sürüp günümüze getirdiği hakikatin kanıtladığı bilgisi şudur: Toprağın altı, üstünden daha zengindir. Orası bir insanlık arşividir; bir tür hafıza-i beşerdir.
“Unutmak, hatırlamaktan daha kolay olduğu için değil; daha az sorumluluk istediği için seçilir.”
Siz sık sık tarihi “kazılan” değil, “hatırlanan” bir şey olarak ele alıyorsunuz. Bugünün toplumları sizce neden bu kadar sistemli biçimde unutuyor?
Acımasız gerçeklik şudur: Bugünün toplumları için unutmak bir hayatta kalma mekanizması hâline getirildi. Çünkü modern sistem, şimdinin hızını kutsar. Sosyal medyanın ya da akıp giden bilginin sır perdesi de budur.
Çünkü hatırlamak sorumluluk getirir, yas tutmayı gerektirir ve en önemlisi “hesap sormayı”, hesaplaşmayı getirir. Hak talebi, adalet arayışı, özgürlüklerle ilgili paradigma bu doktrinin tabiatında var.
Hâlbuki unutulmaması gereken şey, tüketim toplumunun geçmişi bir aksesuar gibi kullanıp onun ağırlığını taşıyamamasıdır. Bu da modern felsefe kuramlarının tanımlamaya çalıştığı kültürel çürüme tezlerinin özünü oluşturur.
Bu yanıyla toplumsal çözüm önermelerinin kendi özüyle hesaplaşarak, yani bir tür transkritikle işe koyulmaları gerekmektedir. Oysa bugünün ürettiği ihtiyaçlar hiyerarşisinde önerme oluşturmayı deneyen yaklaşımlar bile kendi konfor alanının inşasını ya da muhafazasını başat motivasyon olarak görmekten geri duramıyorlar.
Doğal olarak bunun yarattığı tahribat, derin yarılmaları, keskin toplumsal kırılmaları, yozlaşmayı ve her türden çürümeyi de kaçınılmaz kılıyor.
Şu hâlde unutuyoruz, çünkü hatırlamanın getirdiği vicdani yük modernitenin konforuyla çelişiyor.
“Zamanın en derin izi, taşın üzerinde değil; insanın içinde açılır.”
Yukarı Mezopotamya’yı çalışırken sizi en çok sarsan, en çok düşündüren tarihsel iz ne oldu?
Yukarı Mezopotamya’da, özellikle Göbeklitepe Kültür Bölgesi ya da Karacadağ Ekosistemi’nin yüksek Doğu Anadolu yaylaları üzerinden ilişkilendiği Zagros kültürlerinin sonsuz devamlılığı ve o müthiş kültürel birikimin olağanüstü benzerliklerinin sembolik göstergelerine tanık olmanın duygusu tarif edilemezdir.
Diğer taraftan beni en çok sarsan şeylerden biri de Göbeklitepe’den günümüze taşınan o sürekliliğin içindeki kopuşlar olmuştur. Özellikle bir tapınağın üzerine başka bir inancın, bir dilin üzerine başka bir dilin katmanlarca binmesi ama alttakinin tamamen silinememiş olmasıdır.
Bir taşın üzerinde hem çivi yazısının hem de bir köylünün yüzyıllar sonra kazıdığı bir sembolün yan yana durması ve bu ilişkide tuhaf ve açıklanamayan bir benzerliğin sürdürülmüş olması, tam da zamanın büküldüğü o büyülü an gibi gelmiştir.
Bu göstergelerin bir tür etnografik bütünlüğe kapı açtığını herkes görebilir; ancak göstergebilim açısından mutlak bir ilişki içinde bulunmasının izini sürebilmek nefes kesicidir.
Bu anlamda her ne kadar “Tarihöncesi sessizdir!” diye bir önermeden bahsedilse de açık olan şudur: Tarihöncesi hiç de sessiz değildir. Tam tersi, bağıra bağıra konuşmaktadır. Çünkü zaman en iyi veri bankasıdır. Her şeyin arşivini ustalıkla tutar.
Ne yaparsanız yapın, hakikat zamanı gelince bütün heybetiyle ortaya çıkar ve anahtarın zamanın elinde olduğunu gösterir. İşte Yukarı Mezopotamya tam da bu türden hakikatlerin bağıra bağıra konuştuğu heybetli gerçekliğin coğrafyasıdır.
Yani: “Her ne arar isen, ordadır.”

“Hakikat, sarayda yazılmaz; hafızada fısıldanır.”
Resmî tarih ile halkın hafızası arasındaki uçurum Mezopotamya’da nasıl bir biçim alıyor?
Mezopotamya’da bir yarılma gibi de okunabilecek olan bu durum bir uçurum değil, bir çarpışma alanıdır. Resmî tarih zaferleri, kralları ve sınırları yazar; halkın hafızası ise ağıtları, göçleri ve mutfaktaki kokuyu kaydeder.
Resmî tarih Hızır Paşaların, halk ise Pir Sultanların hikâyesini kaydeder. Resmî tarih yalanın, böbürlenmenin, inkârın, ötekileştirmenin tarihini zafer diye anlatır; halklar ise ozanların, dengbêjlerin, hikâye anlatıcılarının, cîrokwanların, âşıkların hafızasında yaşattığı oğullarının ve kızlarının tarihini kayda alır.
Resmî tarihin dalkavukları vardır; kayıtlarında bütün hikâyelerin kahramanları krallık ihtişamının süslü kaftanları içindeki figürlerdir. Halkların belleğinden başka bir silahı yoktur ve sadece hakikatin çıplak ve cesur gerçeğini kaydeder.
Mezopotamya’da hiçbir halk kahramanının takım elbisesi yoktur, hiçbir âşık sevdiğine kavuşamaz. Resmî tarih “tek sesli” bir kurguyken, halkın hafızası “çok dilli” bir uğultudur.
Mezopotamya’da halk, devletin unutturmak istediğini bir masalda ya da bir dövmede (deq) sonsuza kadar yaşatır. İşte budur bir türlü çözülemeyen sır.
Üstelik bu gerçeklik Hititlerden Hurrilere, Luwilerden Urartulara kadar böyledir. Orada halklar hikâyesini aklında taşır ve bir sonraki kuşağın aklına miras diye bırakır. O miras da eğilip bükülmeden, bütün hakikatiyle birlikte sonraki kuşaklara taşınır.
Bu yüzden Mezopotamya’da türküler, kutsal kitaplardan bile daha eski kutsal metinlerdir.

“Geçmiş, sustuğumuz her yerde yeniden konuşur.”
Bugünün politik ve toplumsal krizlerine baktığınızda, Mezopotamya’nın kadim deneyimi bize ne söylüyor? Hangi uyarıları hâlâ duymazdan geliyoruz?
Mezopotamya bize şunu fısıldıyor: “Doğayla inatlaşan ve adaleti sadece güçlüye mülk kılan her yapı çökmeye mahkûmdur.”
Bugün duymazdan geldiğimiz en büyük uyarı, bir arada yaşama kültürünün (multiculturalism) bir tercih değil, bu coğrafyada hayatta kalmanın tek şartı olduğudur. Kaynakların adaletsiz paylaşımı ve kültürel tek tipleştirme çabaları beraberinde toplumsal yarılmaları, her türden çözülme ve yabancılaşmayı getiriyor.
Sistemler bunda inat ettikçe, bu coğrafyanın gelenekleri ve yaslandığı tarihsel hafıza buna karşı daha sert bir tutum geliştiriyor. Bu da adeta kırılgan ve sert bir restleşmenin bütün zeminini kurmuş oluyor.
Ne yazık ki Mezopotamya’nın tarih boyunca gördüğü bütün yıkımların ana sebebi de tam olarak bu egemenlik kurma arzusunun doymak bilmez iştahından kaynaklanıyor.
Bu çözümlemenin izini Babil’den Asur’a, Perslerden Roma’ya, Muaviye’den Osmanlı’ya ve oradan da günümüze kadar sürmek mümkündür.
Hâlbuki burada kurulmak istenen yaşama sadece gerçeklerin ve tabiatın kapısı açıktır. Burada tabiatla ve gerçeklerle barışmayanların başarması mümkün değildir. Olmamıştır
“Hatırlamak, yalnızca bilmek değil; yük almaktır.”
Sizce tarih bilinci, bir toplum için yalnızca geçmişi bilmek midir; yoksa bugünü değiştirme sorumluluğunu da içinde taşır mı?
Kuşkusuz ki tarih bilinci, sadece tozlu kütüphanelerde duran bir bilgi değildir. Eğer geçmişte yapılan bir hata bugün de tekrarlanıyorsa, ya o tarihi “bilmiyoruz” ya da ondan ders alamıyoruz demektir.
Tarih bilinci, geçmişin deneyimiyle bugünü değiştirme iradesidir. Geçmişin acılarını bilmek, o acıların bugün başka bedenlerde tekrarlanmaması için barikat kurma sorumluluğunu da beraberinde getirir.
Bu yanıyla tarih bilinci, yalnızca geçmişi bilmek değil; bugünü değiştirmenin de sorumluluğunu taşımaktır. Ondan sonuç çıkarmaktır.

“Unutulan her tarih, yeniden yaşanmaya mahkûmdur.”
Mehmet Altun’un Mezopotamya’ya bakışı, geçmişi nostaljik bir anı gibi değil; bugünü sorgulayan bir ayna gibi ele alıyor. Onun tarih anlayışı, yıkıntılar arasından yükselen bir hafıza çağrısıdır. Bu çağrı bize şunu hatırlatır: İnsan yalnızca nereden geldiğini bildiğinde, nereye gittiğini gerçekten seçebilir.
“Tarih, toprağın altından değil; insanın vicdanından çıkar.” Bununla birlikte toprağın altı o vicdan denen hakikat terazisinin tam da kendisidir. Üstünü açtıkça katman katman konuşur. Ne inkâr edeni bağışlar ne de farkında olmayanın sefaletine rızası vardır.
Hafızanın Tanıkları
Fotoğraflar: Hasan Aydın