Sezai Sarıoğlu ile Şiir, Emek ve Tanıklık Üzerine Söyleşi “Şiir, düzenin değil; yaranın ve direnen hafızanın dilidir.”
Şiir, çoğu zaman bir sahneye, bir programa, bir takvim boşluğuna sıkıştırılıyor. Alkışın süresi, metnin derinliğinden daha çok önemseniyor. Okunan dizeler kadar okunmayan suskunluklar da var; emeğin, itirazın ve hayata karşı alınmış tavrın görünmez kılındığı bu kültür ortamında şiir yavaş yavaş vitrine taşınıyor.
Sezai Sarıoğlu ise bu vitrinin dışından konuşan bir şair. Onun şiiri, davet edilen değil; dayanan, direnen ve hatırlatan bir yerden gelir. Şiiri bir gösteri değil, bir tanıklık biçimi olarak ele alır. Toplumsal belleğin, emek mücadelesinin ve insan onurunun dili olarak kurar dizelerini. Bu söyleşi, tam da bu yüzden, şiirin nasıl korunabileceğini, nasıl savrulduğunu ve nasıl yeniden sahiplenilebileceğini birlikte düşünmeye çağırıyor.

“Şiir, vitrine konduğunda değil; yaraya değdiğinde başlar.”
Bugün şiir çoğu zaman etkinliklerde bir süs, bir boşluk doldurucu gibi kullanılıyor. Şiirin bu vitrinleşmesi sizce onun toplumsal ve politik gücünü nasıl zayıflatıyor?
“Hangi vakti, hangi boşluğu nasıl dolduruyoruz?” Böyle başlamak isterim.
Yıllar önce bu meseleyi dert edinen “Şairlerin en kötü şiirleri hayatlarıdır!” başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Kimse üzerine alınmayınca, bu “ihale” bana kaldı. O günden beri şairleri kuşatan bu düzeni, “vitrinde yaşamak” parantezine alarak düşünmeye çalışıyorum. Bu yüzden önce maddeye, sonra mânâya bakmak gerekiyor.
Şiirin ve şairin poetik, politik ve etik ağırlığı boşaltılıyor. Sokaktan, hayattan koparılıp “seçkin” bir zümrenin ideolojisine dönüştürülüyor. Sözcükler ritüellerle evcilleştiriliyor; anlam, sahicilik kaybına uğruyor. Buna rağmen, muhalif ve sahici rolü yapanların geçer akçe olması akla, aşka ve hayata zarardır.
Reklamcılığın ve medyanın hayal dili, şairler tarafından devralınıp yeniden sahneleniyor. Kitaplar metaya, okur ve izleyici müşteriye dönüşüyor. Dil ile hakikat arasındaki bağ koparılıyor; sahtelik, “sahicilik” diye sunuluyor.
Bu koşullarda, şiirin reklam ideolojisinin bir parçasına dönüşmesine karşı çıkmazsam, aynaya nasıl bakarım? Şairin şiirle, okurla ve hayatla ilişkisi; jest, vitrin ve seyir ilişkisine indirgenmişken, buna itiraz etmemek mümkün mü?
Bugün “cilalı imaj” devrinin söz patlaması, sahiciliğin yerini alıyor. Irkçı bir dilden beslenen şairler, şiirleri üzerinden aklanarak sahneleniyor. Kendini etkinliklerin “berceste mısraı” sananlar için ise imaj ve biçim, artık şiirin yerini tutuyor.
Cumhuriyetin alkışla var olacağını sanan bir zihniyet gibi, şiirin de alkışla var olacağını düşünen bir şair modeliyle karşı karşıyayız. Bu, tek kişilik devlet olmanın estetik karşılığıdır. Üniter bedenin kutsalları taklit eden sahneleri, şiirin ve şairin birbirinden zarar gördüğü ritüellerdir. Şairin şiirini değil, kendini sunduğu; “şiirsever” değil, “şairsever” bir izleyici kitlesiyle karşı karşıyayız.

“Söz, ihtiyaçtan doğmadığında yalnızca bir süs olur.”
Bir şair olarak davet edildiğiniz mekânlarda, şiire gerçekten ihtiyaç duyulduğunu mu hissediyorsunuz; yoksa çoğu zaman “program tamamlamak” için mi çağrıldığınızı?
Çoğu zaman şiirin değil, “programın” ihtiyacı var orada. Düzenleyenlerin kendi aralarındaki ilişkileri, şairlerin şiirleriyle, şairlerin birbirleriyle ve izleyicilerle kurdukları bağ; ne yazık ki çoğu zaman bürokratik, hiyerarşik, turistik ve işlevsiz bir zeminde ilerliyor.
Bu tür ortamlarda şair ile şiir, izleyiciyle yanlış ilikleniyor. Herkes yerinde ama kimse birbirine temas etmiyor. Şiirin sahici bir karşılık bulmadığı, yalnızca takvim boşluklarını dolduran bir nesneye dönüştüğü bu muhabbetlere “yardım yataklık yapmak” bana göre değil.
Hele ki “ana dilde özgürlük” talebine, pozitivist bir hoyratlıkla “Türkçe neyinize yetmiyor!” diye karşılık verenlerle aynı sahnede anılmak… İşte o zaman, beni değil, şiirlerimi incitmiş olurlar.

“Emeğin adı anılmadığında, sözcükler de yetim kalır.”
Şairin emeği—yazma süreci, yılların birikimi, maddi karşılıksızlık—çoğu zaman görünmez kılınıyor. Bugünkü kültür ortamında şairin emeği sizce nasıl değersizleştiriliyor?
Bugün şairin emeği, Marx’ın “para–meta–para” çevriminin neredeyse birebir bir kopyası olan “para–şiir–para” döngüsüne sıkıştırılmış durumda. Bu sistemde asıl sömürü, çoğu zaman organizasyonları düzenleyenlerin elinde gerçekleşiyor.
Ama mesele yalnızca bununla sınırlı değil. Bu düzene uyum sağlayan, hatta onunla işbirliği yapan “kaşeli” şairler de var. Ün, popülerlik ve medyatiklik üzerinden başka şairlerin emeğine el koyan bu anlayış, adeta bir “tedarik zinciri” gibi işliyor: Şiir üretiliyor, marka parlatılıyor, emek ise görünmez kılınıyor.
Bu tabloyu değiştirebilmenin yolu, yalnızca bireysel itirazlardan değil; örgütlü bir duruştan geçiyor. TYS, PEN gibi meslek örgütlerinin bu soruna sahip çıkması, şair emeğini koruyacak etik ve yapısal kriterler geliştirmesi artık bir zorunluluk.

“Şiir, markaya dönüştüğü anda, sesini kaybeder.”
Şiirin piyasalaştığı, “marka şairler ”in üretildiği bir dönemdeyiz. Bu durum şiirin kolektif, toplumsal yanını nasıl etkiliyor?
Buna proje yazarlarını da ekleyebiliriz. Çünkü bugün şiir, yalnızca bireysel bir ifade alanı değil; aynı zamanda piyasanın dolaşıma soktuğu bir ürüne dönüştürülmek isteniyor. Bu süreç, ilk olarak, özgür birey olan şairi, kapitalizmin soyut bireyciliğine indirgeyerek onu “marka ”ya dönüştürüyor. Şair, artık sözüyle değil, imajıyla dolaşıma giriyor; adı, şiirinin önüne geçiyor.
İkinci olarak, bu dönüşüm şiirin tarihsel, toplumsal, poetik ve politik işlevini görünmez kılıyor. Şiirin hakikatle kurduğu bağ, yerini “Markaya bak!” kolaycılığına bırakıyor. Böylece şiir, kolektif bir hafıza alanı olmaktan çıkarılıp bireysel bir vitrinin süsüne dönüştürülüyor.
Oysa şiir, bir ismin etrafında değil; bir halkın, bir yarığın, bir itirazın etrafında anlam kazanır. “Marka”laştırılmış şair figürü ise bu bağları kopararak, şiirin tanıklık gücünü törpüler. Delilleri karartır, sesi daraltır, hakikati paranteze alır.

“Yalnızlık, hakikatin bedelidir.”
Sizin şiirinizde güçlü bir toplumsal ve muhalif damar var. Şiiri bu kadar açık biçimde hayata ve itiraza bağlamak, şairi daha mı yalnız bırakıyor, yoksa daha mı güçlü kılıyor?
Dönmeyi unutan, aklına geldiğinde ise yanlış dönen bir dünyada yaşıyoruz. Yanlış yaşayan ve yanlış yaşlanan üniter, muvazzaf şairlerin çoğunlukta olduğu bu yerde, kalan ömrümü kötülük toplumuna ve kötülük dayanışmasına teslim olmadan; yanlış yaşamadan ve yanlış yaşlanmadan tamamlamak istiyorum.
Kişi başına düşen kötülük, savaş ve ırkçılık miktarının giderek çoğaldığı bu tarihsel eşikte, bilinenin tersine, “kaideyi bozan istisnalar” olmak dışında seçeneğimiz yok.
Can Yücel’in “Yani Diyalektik / Aleyhistan’da yeni bir lehçe” dizelerinden el alarak söylersem; bize yakışan, ayaklarını devletlerine ve kutsallarına göre uzatan, Devletistanlı olmak için sıraya giren şairlerin tersine, “Aleyhistan’da yeni bir lehçe olmanın” çırağı olmanın etiği ve estetiğidir.

“Evcilleştirilen söz, artık şiir değildir.”
Birçok kurum şiiri sevdiğini söylüyor ama onun rahatsız eden, sorgulayan yanını törpülemek istiyor. Sizce bugün “makbul şiir” diye dayatılan şey nedir?
Aklıma, Abdullah Yüce’nin Hüzzam makamında besteleyip söylediği “Bu ne sevgi âh, bu ne ızdırap / Zavallı kalbim ne kadar harap” şarkısı geliyor. Ardından da asi ve aksi Can Yücel’in, “Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi” dizesi misafir oluyor.
Öte yandan, “makbul şiir” gibi tanımlamalar ister istemez şu soruyu doğuruyor:

Hangi şair ve hangi şiir?
Şiirin muhalif doğasını yok ettiğinizde, onu evcilleştirirsiniz ve Ece Ayhan’ın yirmi dört ayar poetik-politik değere sahip şu cümlesinin yanına iliştirirsiniz: “Esas duruş mülkün temelidir.” Oysa başka bir şair ve başka bir şiir bizim istediğimiz…
“Şiir, kaybolduğunda değil; anahtarını unuttuğunda susar.”
Genç şairler bu ortamda hem görünür olmak hem de şiirlerini korumak zorunda. Şiiri vitrine düşmeden ayakta tutmak isteyenlere ne söylemek istersiniz?
“Mı kilîtê ku kerd vindi.” (Ben dağların anahtarını kaybettim) cümlesinden çoğaltarak söylersem; gençlerin kulağına, sokakların, kitapların, hakikatin, maddenin ve mânânın anahtarlarını kaybetmemelerini, şiirin Simurg’u olmalarını, vadileri aşarak “bin dereden kendilerini getirmelerini” fısıldamak isterim.
Sonra da, merak ve keyif mecrasının ve macerasının izini sürerek; sürekli olarak eski kendilerinden yeni kendilerine, eski şiirlerinden yeni şiirlerine taşınmalarını… Nerede zulüm, nerede sömürü varsa, “elma” çağrısını beklemeden, “şiir” ve “şair” diyerek ortaya çıkmalarını not düşmek isterim.

“Şiir, alkışla değil; yüzleşmeyle tamamlanır.”
Sezai Sarıoğlu’nun sözleri, şiirin bir vitrin nesnesi değil, hayata karşı alınmış bir tutum olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. Onun şiiri çağrılara göre şekillenmez; çağrılara sığmayanların tarafında durur. Kurumların konforuna değil, insanın kırılganlığına, yarasına ve hafızasına yaslanır. Bu söyleşi, şiirin bir gösteri değil; emek, risk ve vicdan alanı olduğunu açığa çıkarıyor. Okura da şu soruyu bırakıyor: Şiiri gerçekten işitiyor muyuz, yoksa yalnızca izliyor muyuz? Çünkü izlemek, çoğu zaman susmaktır.
“Şiir, hayata dokunmadığı yerde suskun bir dekor olur.”
Hafızanın Tanıkları