Berken Bereh ile Kürt Sözlü Kültürü, Hafıza ve Şiir Üzerine Söyleşi “Söz, bir halkın hafızasında yankılanan bir nehir gibidir; her mısrada geçmişin gölgesi geleceğe uzanır.”
Kürt sözlü kültürü, yüzyılların içinden süzülen derin bir nehir gibidir; her kıvrımında bir hikâye, her akıntısında bir umut saklıdır. Berken Bereh, bu nehrin kıyısında duran bir şair; hem geçmişin yankısına kulak verir hem de kendi sesini hafızaya kazır.
Onun dizelerinde yalnızca bir halkın acıları değil, o acılardan doğan dirençli bir ışık da vardır. Söz, Bereh için bir yük değil; nesiller boyu devreden bir emanet gibidir. Şiir, politik ve varoluşsal bir alan olarak, tarihin gölgesinden yükselen bir titreşimdir; kimliğin yaralarıyla varoluşun sancılarını aynı sayfada taşır.
Bu söyleşide, Berken Bereh ile sözün hem beden hem ruh taşıdığını; hafızanın yalnızca geçmişi değil, geleceği de çağıran bir köprü olduğunu ve şiirin hâlâ en keskin direniş biçimlerinden biri olduğunu konuşacağız.
"Şiirle tanışmak, ilk nefesi almak gibiydi; kitaplar ve dizelerle örülen bir dünya, genç ruhuma yol gösterdi."
Şiirle tanışmanız ve edebiyat dünyasına adım atmanız nasıl gerçekleşti? İlk dönemlerinizde sizi en çok etkileyen unsurlar nelerdi?
Şiirle çok erken yaşlarda tanıştım. Ortaokul 1. sınıfta, Türkçe öğretmenimizin çabalarıyla oluşturulan okul kitaplığının sorumluluğu bana verilince kitaplarla haşır neşir oldum. Elbette o dönemlerde daha çok dünya edebiyatı klasikleri vardı. Şiir, bunların içinde en çok ilgimi çeken oldu. Puşkin’den, Aragona’dan ve yerlilerden, Ahmet Haşim’den Orhan Veli’ye kadar çokça şairle ve yazdıklarıyla bağım oldu.
Bu iletişim ve ilişki, şiiri tanımamı; şiirle dünyayı yorumlamayı; içsel yolculuğumu şiirle daha sağlıklı şekilde ifade etmeyi sağladı. Sözün anlatım ve anlamdaki güç ve enerjisinin insan ve toplum üzerindeki önemini kavramamda da şiirin önemli bir etkisi olduğunu söylemeliyim.
Elbette şiirde söz sanatlarının kullanılıyor olması, anlatımın ve anlamanın daha etkili olmasına olanak tanıması da şiire yönelmemde etkili oldu.
"Söz, bir ulusun damarlarında dolaşan kadim bir nehir gibi; kuşakları birbirine bağlayan ve kültürü ayakta tutan bir ritim taşır."
Kürt sözlü kültürü ve dengbêjlik geleneğinin eserleriniz üzerindeki etkileri nelerdir? Bu mirası kendi şiir dilinize nasıl taşıyorsunuz?
Kürt sözlü kültürü, diğer ulusların kültürleri gibi toplumun ana hamurunu teşkil eder. Bir ulusun genel kodları, beğenileri, düşünüşü, algılama ve yorumlama kapasitesi ile biçimini içerir. Özellikle de bizim gibi yazı dilinin ve okuryazarlığın geç geliştiği toplumlarda, sözlü kültür geleneği kuşakları birbirine bağlamayı ve onları belirli sınırlar içinde tutmayı amaçlar; bunun için çabalar.
Bir şair, öncelikle içinde yaşadığı toplumun daha geniş anlamıyla ulusun ruhsal, kültürel, dini ve diğer genel kodlarını bilmek; kendinden önce yaratılan edebi eserlerin tecrübelerinden sundukları olanaklardan faydalanmak zorundadır. Bu yüz yıllarca gelen genel (Batı’da buna “Kanon” denir) edebi geleneğin üzerinde ve içinde şekillenerek, ona zincirlenip ileriye doğru genişlemeyi gerektirir. Aksi takdirde yazdıkları, ürettikleri suya yazılan yazı gibi anlamsızlaşır işe yaramaz olur.
Şiir tekniğinin ana hamurunun söz sanatları olduğunu söylersek —ki öyledir— dengbêjler bu sanatın her çeşidini ve kalıbını ustalıkla kullanan kişiler olarak incelenmeli; onların yarattığı imkânlardan faydalanmalı ve tecrübelerinden feyz almalıyız.

"Şiir, dilin ritmiyle coğrafyanın sesi arasında yükselen bir ahenk, geçmişi ve geleceği aynı anda kucaklayan bir köprüdür."
Şiirlerinizde kültür, tarih ve coğrafya unsurları nasıl iç içe geçiyor? Okurun bu çok katmanlı yapıyı hissetmesini nasıl sağlıyorsunuz?
Biliyorsunuz, şiir bir dil çalışmasıdır ve onun ürünüdür. Bu nedenle Kürtçe şiir, yıllardır yok sayılan bir dilin ve onun üzerinde yeşerip geliştiği coğrafyanın, ikisinin birlikte biçimlendirdiği sözlü kültürün bir ahenk içinde birleşmesinden oluşur ve varlığını göstermeye çalışır. Bu anlamda Kürtçe şiir, bir yandan Kürt tarihi, coğrafyası ve kültürünü hem korur hem besler. Zaman zaman bu kaygılar şiiri, şiir duyarlılığı ve gerçekliğinden uzaklaştırsa da, ben şahsen şiirden ödün vermeden hepsini çaydaki şeker gibi bir arada ve görünmeden kullanmaya çalışıyorum.
Şiir, kültürel, coğrafi ve tarihi ögeleri hem bir arada hem de birbirini çağrıştırma ya da destekleme yoluyla şiir ve edebiyatta kullanır. Çünkü bir ulusun ve halkın dünyayla, insanla, diğer canlılarla, tarihi yapılardan dağlara, topraktan yıldızlara kadar tüm çevresel etmenlerle olan ilişkilerinden mütevellit bir değerler topluluğu oluşmuştur. Bir şair, şiir üretirken bu değerlere aykırı ya da uzak bir üretimde bulunamaz. Bu gerçekliği sözlü geleneğimizde ve klasik şiirimizde görmekteyiz. Feqiyê Teyran’ın “Ey Av û Av” şiiri buna en güzel örnektir.

Ama bir gerçeklik daha var: Bizim gibi her şeyiyle önüne set çekilmiş, yıllarca dili yasaklanmış bir halkın, estetik üretim yapmaya çalışırken yer yer bu estetik kaygıları bir kenara koymayı da zorunlu görmüş olmasıdır. Afrika şiiri ve Uzak Asya şiiri bu tür örneklerle doludur. Zaten şiir, hayatın gerçekliğinden kopamaz ve onu yok sayamaz. Önemli olan, hamasete düşmeden bir hikâye üretebilmeyi başarmaktır. Bu konuda neler yapabildiğime ise okur ve edebiyat eleştirmenleri karar verir.
"Şiir, hem toplumun hem de bireyin varoluş sancılarını dile getiren bir aynadır; dil lal olsa da kalp konuşur."
Kürt şiirinde politik ve varoluşsal temalar sıkça öne çıkar. Siz eserlerinizde bu temaları nasıl dengeliyorsunuz?
Bizim gibi varlığı yok sayılmış, dili ve kültürü baskı altına alınmış ülkelerin şiirlerinde, diğer emek-sermaye çelişkisinin olduğu kapitalist ülkelerden daha fazla politik temalar yer alır. Zira varoluşsal sıkıntılar da o genel çerçevenin bir uzantısıdır ve daha kabacadır. Yani toplumun genel ve ortak sorunları çözülmeden ya da görülmeden, kişisel varoluşsal problemler ya görmezden gelinir ya da utangaçlık ve çekingenlik düzeyinde kalır.
Ben ise bu paradoksun farkında ve bilincinde olarak, şiirin onurunu korumak adına hepsini zamanla teorik okuma ve deneylerimden yola çıkarak bir ahenk içinde serpiştirmeye çalıştım. Zira hangi şart ve koşul altında olursa olsun, insanın doğumdan gelen ve ölümle sona erecek yaşantısı kişide varoluşsal soru ve sorunlara yol açacaktır bunun çözümü noktasında atacağı adımlar ile göstereceği çaba, kişiyi daha mutlu ve verimli kılacağı deneylerle ispatlanmış bir gerçekliktir.
Bu bağlamda şair şöyle der:
“Gözlerinden başka bir yurdum, bir sığınağım yoktur.
Ben de bu toplumun bir yanlışıyım.”
Şair, bu dizelerde bireysel imgelerden yola çıkarak bireyin sorunlarını görünür kılar; aşkı ve farklı olma hâlini merkeze alarak toplumsal dışlanmışlığı inceler.
Şiirde ise, bir şair ne kadar kendi gerçekliği ile yüzleşmiş, o içsel yolculuğu tekâmül etmiş ve onu şiirine yedirmişse, o kadar yerli ve özgün olacaktır. Bu özgünlük, onu insanlığın ortak kültürel birikimine eklemlenmesine olanak tanıyacak ve yaşatacaktır. Bir okurumun şu tespiti sanırım sorunuza en anlamlı cevaptır: “Berken Bereh şiirinde dil lal olur, kalp konuşur…”
"Bir halkın direnci, sevgisi ve umudu dizelerde yankı bulur; geçmişin gölgesi geleceğe ışık tutar."
Kürt kültürü ve tarihinin birikimi, eserlerinize yansırken hangi imgeler veya temalar öne çıkıyor?
Kürtlerin en temel özelliklerinden biri direngen, duygusal ve umutlu olmalarıdır. Tarih boyunca hiçbir zalime diz çökmedikleri gibi, naif yönleri olan duygusallıkları da kalıcı ve uzun süreli projeler üretmelerine engel olmuştur. Yerleşik hayata geç başlamaları yaşadıkları coğrafyanın dağlık ve zorlu oluşu, özgürlüklerine olan düşkünlüklerini de pekiştirmiştir. Bu yaşam tarzı, giysilerinden türkülere, danslarından dinsel inanışlarına kadar her şeye şekil vermiştir.
Kuşkusuz özgürlük, sempati, empati, doğayla barışık olma gibi imgeler, direngenlik ve aşkla yan yana geldiğinde şiirde muhteşem bir zenginlik kaynağı oluşturur. Bu nedenle, klasik şairlerimizden günümüz şairlerine kadar bu imgeleri görmek mümkündür. Değişik tarihsel süreçlerin genel politik ve kültürel özelliklerinin yanı sıra, döneme uygun genel yaşayışın izlerini de görmek mümkündür.

Bu anlamda şiir, güncele yaslanırken geçmişle beslenir geleceğe ait hayal ve öngörülerle harmanlanmak zorundadır. En çok göze çarpan ise kendine yer bulmuş imgeleri sıralarsak: Özgürlük, direngenlik, doğaya saygı, aşk, yalnızlık, çok kültürlülüğe sempati, birlikte yaşama övgü, adil paylaşım vb. Bu imgelerle şiir üretirken lirizm, ritim ve imgeyi merkeze alırım anlatıyı bu doğrultuda incelterek ve flulaştırarak bir bütünselliğe ulaştırmaya çalışırım. Çünkü ben bir şairin yerel olduğu kadar insanlık âleminin bir üyesi olması hesabıyla insanı ve onun varoluşsal sorunsalını merkeze almasını zorunlu görenlerdenim. Bu nedenle bir söyleşide şairin yurdu neresidir sorusuna, ‘‘Şiirin anayurdu aşk ve insandır.” demiştim. Bu anlamda şair kendinden yola çıkarken özgünlüğü oranında ‘‘insanın tanımına ve tanınmasına katkı sunar’’.
Zaten çağımızın dayattığı yaşam tarzı ve onun üzerine şekillenen şiir, bireysel duyarlılıkları aktarırken “toplumsal bellek” ve “kimlik” ile ilgili öğeleri de taşır. Yani bireysel özgürleşme deneyleri ile toplumsal belleğe katkı bir arada ve iç içe geçer.
Axtırman, Pira Bafid, Serpêhatiya Dara Gûzê,Şop… Gibi şiirlerim, tamamen bizden önceki atalarımızın ürettikleri tarihi kültürel değerlere yaslanarak, onları günümüze taşımak ve yeniden üretmek kaygısıyla yazılmıştır. Ya da yaşanan acılardan paylarına düşeni göstermek için kaleme alınmıştır. Keza, Kürt kültürü tarihi birikimi, en etkili ve kalıcı üretimini şiir veya yazı ile gerçekleştirir.
"Edebiyat, yaşamın aynası; her nefeste, her doğada yankılanan bir hikâyedir."
Edebiyat ve yaşam arasındaki bağ sizin için nasıl şekilleniyor? Şiir, kişisel deneyimlerle toplumsal belleği nasıl buluşturuyor?
Edebiyat ve yaşam arasında birebir etkili bir ilişki vardır. Zira edebiyat, yaşamda yaşananların anlatılması, yaşatılması geleceğe taşınması —kısaca unutulmaması— için en iyi araçtır. Edebiyat, insanın hayatla kendisiyle hesaplaşmasıdır. Hayat ve edebiyat birer doğurgandır. Biz edebiyata bakıp tarihsel dönemleri, bu etkileşim ve yeniden üretim süreci üzerinden değerlendirerek onları kategorize ederek bazı sonuçlara varırız. Çünkü yazar veya yazı olmadan önce, sözlü olarak üretenler toplumun ve hayatın birer parçasıdırlar. Günlük yaşamlarında hem birbirleriyle, yani insanla, hem de çeşitli üretim süreçlerinde bulunurken çevreyle iletişim içindedirler. Yağmur, kar, bulut, güneş gibi hava şartları; dağ, akarsu, göl, vadi gibi coğrafi özellikler; her türlü bitki ve ağaç, insanı bir şekilde etkiler. Yani yazar, bütün bu unsurların bulunduğu bir çevrede bunlardan çevrenin kendisinde ve toplumda yarattığı etkilerden bağımsız olamaz. İnsani her duygu (sevinç, acı, öfke, telaş…) davranışın kaynağında çevresel etkileşimin izleri vardır.
‘‘Ben, sözünü ettiğim böyle bir atmosferde yaşıyor ve aynı etkileşimden etkileniyorum. Bu yüzden şiirlerim, çevremin her türlü özelliğini —renk, koku, sertlik, yumuşaklık… Acı, öfke, sevinç, umut, direngenlik, zindelik gibi nitelikleri— taşır ve taşımak zorundadır. Söylerim ki, ‘Her şair toprağına benzer’. Bu, yazarın çevresinden bağımsız değerlendirilemeyeceğini gösterir’’.

Keza bir imgeyi, söylemi veya dizeyi kurgularken mutlaka çevreden edindiğiniz izlenimler yol gösterir. Bir kartalın gökte süzülüşü, coşkun akan bir dere, dağın yüceliği, vadinin derinliği, kelebeğin renkleri, rüzgârın uğultusu, güneşin yakıcı sıcaklığı… Tüm bunlar, nesneler arasında farklı çağrışımlar yaratılacak birlikler, kelimeler, bağdaştırmalar ve tümceler kurmanıza olanak sağlar.
"Her eser, bir gelecek nefesini taşır; söz ve imgeler, kuşakları birbirine bağlayan bir köprü olur."
Gelecek kuşaklara bırakmak istediğiniz bir dil, kültür veya şiir mirası varsa, bunu hangi şekilde görmek istersiniz?
Her yazarın en ulvi hayali, ürettiklerinin gelecek kuşaklara aktarılması ve onlar tarafından sahiplenilmesidir. Bunun farklı yolları vardır. Basılı yayın olabileceği gibi, dijital ortamda da yer alabilir; müzik, heykel, resim ve diğer sanatsal dallarla da buluşabilir. Önemli olan, bizden sonrasına kalacak dilin özgür, çokça işlenmiş, belli bir tekâmüle ulaşmış kapsamlı daha katmanlı eserlerin üretilmesine olanak tanıyacak yetkinlikte olmasıdır.
Dil konusunda olduğu gibi, hayalim; kültür ve şiir mirasımızın gelecek yeni kuşaklara ulaşmasında önünde engellerin olmaması ve yetkin ellerde saklanması ya da sergilenmesidir.
“Her mısra bir nefes, her söz bir zamanın yankısıdır.”
‘‘Berken Bereh’in’’ şiirleri, salt estetik bir deneyim olmanın ötesinde, bir kimlik ve hafıza taşıyıcısıdır; geçmişle geleceği, bireysel duyguyu toplumsal bilinçle birleştirir. Her mısra, sadece bir sözcük değil, bir halkın sesi, bir zamanın yankısıdır; kaybolmuş sözleri bulur, unutulmuş hatıraları yeniden diriltir. Onun dizelerinde kültürün zenginliği, tarih boyunca yaşanan acılar, doğan umutlar bir araya gelir; okuru yalnızca bir metni okumaya değil, yaşamla, hafızayla ve kimlikle derin bir diyaloğa davet eder. Şiir, böylece hem bireyin hem de toplumun içsel yolculuğunun bir yansıması olarak, kalıcı bir köprü kurar.
“Ve her dize, bir halkın kalbinde atar; unutulmuş olanı hatırlatır, kaybolmuş sesi yeniden diriltir”…
“Hafızanın Tanıkları”