Dilawer Zeraq ile Kürt Dili ve Edebiyatı Üzerine Söyleşi
Kürt dili, tarihin en zorlu sınavlarından geçti; yasaklar, sürgünler ve yok saymalarla karşı karşıya kaldı. Dilawer Zeraq, bu sessiz direnişin hem tanığı hem de taşıyıcısı. Edebiyat, sözlük çalışmaları ve kültürel miras üzerine yürüttüğü çalışmalar, Kürtçeyi sadece yaşatmakla kalmıyor, aynı zamanda gelecek nesillere de ulaştırıyor. Bu söyleşide, Kürt dilinin bugününü, edebiyatını ve sözlük çalışmalarının önemini konuştuk.
“Bir halkın dili, onun yürüyen hafızasıdır. Bazen bir kelime, bir halk kadar yalnız kalır.”
Kürtçeyle tanışmanız ve bu dili edinme süreciniz nasıl başladı? İlk kelimelerle kurduğunuz bağda sizi en çok etkileyen neydi?
Genel anlamıyla, birçok insan gibi ben de anadilimle ilk olarak annem aracılığıyla tanıştım. Bununla birlikte, Farqînde’de (Silvan) geçen ilk çocukluğum ve sonrasında orada yaşadığım 30 yıllık süre, Kürtçeyi daha sıkı, güçlü ve ayrıntılı öğrenmemde büyük katkı sağladı. Ayrıca çocukluk yıllarımızda babam, Türkçeyi de öğretti bizlere. Hem bir yazar hem de bir Kürt olarak, kendi kuşağımdan farklı bir şekilde büyüdüm. Okula gitmeden her iki dili de kendimi ifade edecek düzeyde biliyordum. Özellikle lise döneminden sonra kimi konularda Kürtçe, kimi konularda ise Türkçe ifade olanaklarım genişledi.
Elbette, eğitim dilinin Türkçe olması; lise yıllarımda ve sonrasında yoğun biçimde ilgilendiğim edebiyat, politika, felsefe, özellikle Kürt tarihi ve futbol alanlarında Türkçeyi daha güçlü kullanmama neden oldu. (Katkı yaptı diyemem; çünkü o dönemde bile asimilasyon dil becerime çok güçlü etki etmesine rağmen, hissimi ifade etmede Kürtçe hâlâ daha etkin ve yeterli bir dildi benim için — bugün de öyle.)
Beni ilk etkileyen şey, konuştuğum Kürtçenin Kurmancî lehçesinin pratik ifade olanaklarıydı. Bu durum, özellikle 1925’ten sonra Kürtçenin yalnızca sözlü kullanılan bir dil durumuna düş(ürül)mesiyle de ilgilidir. Söz konusu yıllarda Kürt dili kısıtlandığı ve yasaklandığı için, binlerce yılda ürettiği bilgisini yitirmemek ve dağılmamak adına kendini daraltarak var etmeye çalışıyordu; bu daralma, pratik bir biçimde ve temel unsurlarından hiçbir şey kaybetmeden gerçekleşiyordu. Ayrıca Kürtçenin deyimsel yapısı da beni güçlü biçimde etkileyen bir özelliğiydi. Bu etki, ilk zamanlarda farkına varmadan gelişti. Sonrasında Kürtçe ile Türkçeyi karşılaştırdığım dönemlerde, özellikle Kurmancî’nin bu özelliğini daha net gördüm ve çözümleyebildim.
“Yasaklanan her dil, konuşanlarının nefesiyle hayatta kalır.”
Kürtçe edebiyat üretimi, tarih boyunca birçok zorlukla karşılaştı. Sizce günümüzde Kürtçe yazmak hâlâ bir direniş biçimi mi, yoksa artık doğal bir ifade alanı mı kazandı?
Tarih söyleminden kasıt, Osmanlı’nın modernleşme süreci sonrası ve özellikle 1876’da Kânûn-ı Esâsî ile başlayan, Türkçe dışındaki dillere getirilen aşamalı yasal yasak ve kısıtlamalar ise, evet, Kürtçe edebiyat o süreçten günümüze kadar birçok engelleme, kısıtlama ve yasaklamaya maruz kaldı; pek çok zorlukla karşılaştı.
Bir dilin doğal bir ifade alanı olabilmesi için, hiçbir yasal ya da fiili kısıtlamaya maruz kalmamış olması gerekir. Bu nedenle, ister kanun yoluyla ister pratik ve fiili uygulamalarla yasaklanan veya kısıtlanan ve eğitim dili olması engellenen bütün dillerde yazmak, bir direniş biçimidir. Bu direniş hâli, dil yasal olarak eğitim dili haline geldikten bir süre sonrasına kadar —yani yasaklanmış bir dil, eğitim ve yayın yoluyla yaygınlaşıp diğer diller gibi ekonomik, sosyal ve siyasal alanda bir değer ve statü kazanıncaya kadar— devam eder.
Kürtçe günümüzde pratik anlamda bariz bir engelleme olmamasına rağmen hâlâ kısıtlanan bir dil. Kürtçe anadiliyle eğitim olanağı ve hakkı yasal olarak yok. Bu nedenle Kürtçe yazan insanlar, bu dilin yazım biçimini öğrenmek ve uygulamak için kendi çabalarıyla emek vermek zorunda kalıyor. Bu zorunluluk hâli bile başlı başına, içine doğulan bir direniştir. Bu zorunluluğu aşarak Kürtçe yazan bir insanın yazdığı her harf, her kelime ve her tümce, bir dilin yok olmasına karşı verilen bir direniştir. Kürtçe yazılanları ve bu dilin edebiyatını okuyan her bir kişi de bu direnişe güç katandır.

“Kelimeler ölmez; saklandıkları yer sözlüklerdir.”
Kürt dili üzerine yaptığınız sözlük ve dilbilimsel çalışmalar, aynı zamanda bir kültürel arşiv işlevi de görüyor. Sizce bir sözlük yalnızca kelimeleri mi toplar, yoksa bir halkın hafızasını da mı taşır?
Sözlük çalışmalarım, ilk olarak Kurmancî deyimlerini derlemekle başladı; yani çalışmam kelime derleme değil, doğrudan deyim derleme üzerineydi. Yaklaşık yirmi yıl süren bu çalışma sonucunda, Kürtçe–Türkçe karşılaştırmalı bir deyimler sözlüğü ve Kurmancî lehçesinde derlediğim on sekiz bin civarında deyimi, anlam açıklamaları ve örneklerle birlikte sözlük hâline getirip yayımladım.
İki dilli bir deyimler sözlüğü hazırlamak, aynı zamanda iki dilin kültürel ve tarihsel hafızasını da karşılaştırmak anlamına gelir. Hazırladığım sözlük, sadece Kürtçenin hafızasını değil, aynı zamanda dilin kendine özgü mantığını ve deyimsel yapısını da görünür kıldı; bir anlamda dilin ruhunun belirginleşmesini sağladı.
Deyim derlemelerinin yanı sıra kavramsal düzeyde sözlük hazırlama çalışmalarımı da sürdürüyorum. Mem Wenda ile birlikte hazırladığımız Kürtçe Matematik Terimleri Sözlüğü yayımlandı. Samî Hêzil ile birlikte hazırladığımız Kürtçe Çeviri Terimleri Sözlüğü de yayıma hazır durumda. Şu sıralar Kürtçe Edebiyat Terimleri Sözlüğü üzerinde çalışıyorum.
Sorunuza bu bağlamda şöyle yanıt verebilirim: Sözlük çalışmaları, hangi alan ve disipline ait olursa olsun, bir dilin tarihsel ve kültürel birikimini görünür kılma ve yeniden inşa etme çabasıdır. Bu birikim ise zaten o dilin yaşamla kurduğu bağın hafızası ve tarihsel varoluş zemini olarak bilinir.

“Edebiyat, dilin kalbidir; kalp atmıyorsa, kelimeler yaşayamaz.”
Kürtçe edebiyatın gelecek kuşaklara taşınması konusunda en büyük sorumluluk sizce kimlere düşüyor? Yazarlar mı, akademisyenler mi, yoksa toplumun tamamı mı?
Böyle bir sorumluluğun olduğu ya da olması gerektiği kanısında değilim. Kürtçe edebiyat, Kürtçe diliyle edebi alanda eserler veren yazarların sürdürdüğü bir kültürel üretim etkinliğidir. Bu nedenle, bu etkinlik sürdüğü ve dil sonraki kuşaklara aktarılabildiği sürece, Kürtçe edebiyat da varlığını devam ettirecektir. Bunu bir sorumluluk gibi görmek veya böyle bir yük atfetmek çok doğru ya da rasyonel değildir; çünkü asıl belirleyici olan edebiyat etkinliğinin kendisinin sürmesidir. Bu süreçte akademisyenlerin, yazarların ve toplumun katılım biçimi ile oranı önemli bir rol oynar.
“Bir dili geleceğe taşıyan şey, onu konuşanların kararlılığıdır.”
Edebiyat ile dilbilimin kesiştiği noktada sizce en güçlü bağ nedir? Bir yazar dilin sınırlarını genişletebilir mi, yoksa o sınırlar dilin kendisi tarafından mı çizilir?
Edebiyat ile dilbilimin kesiştiği noktaların çok fazla olduğunu sanmıyorum. Belki edebiyatın amaçlarından birinin dil olması; dilin çok yönlü gelişimiyle, anlatım ve ifade olanaklarının genişlemesiyle bağlantılı olarak bir yerde kesişiyor olabilirler. Dilbilim, bir dili kökeninden yapısal özelliklerine kadar inceler, araştırır ve bir sonuca ulaştığında orada durur. Edebiyat ise böyle bir şey değildir. Julia Kristeva’yı anarak söylemek isterim ki, edebiyat üretkenlik olarak bir metin etkinliğidir. Edebiyat dil ile uğraşır, dilin ruhunu yakalamaya çalışır ve dil aracılığıyla üretir. Dilbilim ise kendi amaçları doğrultusunda dili kullanır; dilin ona sunduğu olanaklarla sonuca ulaşmaya ve sınırları belirlemeye çalışır.
Edebiyat, bunun aksine, dilin ruhu ile yol yürür ve bir sonuca değil, kendini dil eşliğinde çok yönlü kılacak amaca ulaşmak ister; ulaştığı amacın bir sonuç olmadığının bilincindedir. Bu nedenle, edebiyatı o amaçtan çok daha farklı yönlere ve başka amaçlara doğru yönelten şey de yine dilin kendisidir. Dilbilim, kendi araştırmaları sonucunda elde ettiği verilerle bir dilin sınırlarını ancak kendince belirleyebilir; fakat dilbilimin belirlediği bu sınır, edebiyatın sınırı değildir. Edebiyat, bir dilin sınırlarını sonsuzlukta çizmeye çalışan bir uğraştır; bu uğraş bitmek bilmez ve sınırın varlığı ya da çizilmesiyle sınırlanamaz. Çünkü edebiyat, sınır tanımayan; sınırlarda olmayı kabul etmeyen bir dil ve anlatım etkinliğidir. Dilsel anlatımın gelişimi ve olanakları da bu sınırsızlığın göstergesidir.

“Umut, bazen bir kelimenin geri dönmesidir.”
Son olarak, birkaç kelimeyle Kürt dilinin bugününü ve geleceğe dair umutlarınızı özetlemeniz gerekseydi, hangi kelimeleri seçerdiniz?
Kürt diline dair umutlarım, dilin kendisinden çok Kürtlerin dile yönelik davranışlarıyla ilişkilidir. Eğer Kürtler, kapitalizmin ayartıcı çekiciliğine kapılarak kendi anadillerini özellikle ekonomik nedenlerle bu kadar kolay terk edebiliyorsa —ki reel durum tam olarak budur— o halde Kürt dilinin geleceğine dair renkli ve geniş ufuklu umutlar beslemek bir tür körlük olur. ‘‘Keşke bu soruya umudu büyütecek kelimelerle cevap verebilseydim’’.
Ancak büyük umutlar taşıyabilmek için, bütün Kürtlerin İrlanda halkının kendi dili konusunda gösterdiği tavrı örnek almaları ve buna uygun önleyici davranışları şimdiden geliştirmeleri gerekir. İrlanda’da ne mi oldu? Bugün bir devletleri var, dilleri serbest ve İngilizcenin yanı sıra İrlanda anadiliyle eğitim yapılabiliyor. Fakat İrlanda halkı, ekonomik olarak gelişkin fırsatlar sunduğu için, anadili yerine İngilizce eğitimini tercih ediyor ve bu nedenle İrlanda dili hâlâ can çekişiyor.
Günümüzde Kürtlerin kendi dillerine dair davranış biçimlerine ve Kürt diline verdikleri somut, pratik değere baktığımda, Kürt dilinin geleceğine dair umudum da İrlanda dilinin bugünkü durumu kadar.
“Dil, hafızanın en inatçı tanığıdır.”
Her dil, kendi içinde bir dünyadır; ama bazı diller, sürgünlerden, yasaklardan, sessizliklerden geçerek yeniden doğar. Dilawer Zeraq’ın sözleri, yalnızca bir dilin değil, bir halkın belleğini de korumanın sorumluluğunu taşıyor. Bu söyleşi, bize bir kez daha gösteriyor ki, dil unutulduğunda yalnızca kelimeler değil, insanın kendi sesi de kaybolur.
“Hafızanın Tanıkları”