Nihat Kaya ile İnsan Ruhunun Derin Vadileri Üzerine Söyleşi “İnsanın içindeki karanlık, ancak adını koyabildiğimizde aydınlanır.”

Toplumlar değişir, zaman hızlanır, hayat karmaşıklaşır; fakat insan ruhunun derinliği, içinde taşıdığı acı, kırılganlık ve iyileşme arzusu değişmez. Modern dünyanın yorgunluğu, görünmeyen yaralar, içsel dağınıklık, travmalar ve tükenmişlik; yeniçağın en çok konuşulan fakat en az anlaşılan meseleleri hâline geldi.

Tam da böyle bir dönemde, psikiyatrist Nihat Kaya’nın çalışmaları insanın içsel dünyasına açılan önemli bir kapı sunuyor. Sözleri kadar sessizlikleri de iyileştirici olan bir dilin izini süren Kaya, bireyin ruhsal yükleriyle, duygusal hafızasıyla ve varoluşsal arayışlarıyla yumuşak ama kararlı bir yerden konuşuyor.

Bu söyleşide, modern insanın ruhunu, içsel yaralarımızı, iyileşme kapasitemizi ve psikolojinin günümüz toplumundaki yerini Nihat Kaya ile birlikte tartışıyoruz.

“İnsan, yarasını gizledikçe derinleştirir.” (Anonim)

Günümüzde insanlar en çok hangi duygusal yüklerle terapiye geliyor? Modern hayatın insan ruhu üzerinde yarattığı baskıyı nasıl okuyorsunuz?

İnsan, biyolojik, psikolojik ve sosyal boyutları olan bir canlı türüdür. Hayvanlarda olmayan üst beyin (korteks) sayesinde akıllı bir alana sahiptir. Düşünebilen, düşündüğünün farkında olan ve bir gün öleceğini de bilen bir türüz. Yaşamda olmak ve onu hissetmek daima ölüme galip gelir. “Yaşam varsa ölüm yok, ölüm varsa yaşam yok.”

Binaenaleyh insan, bu bilinçlilik düzeyiyle çoğu kere varoluşsal bir kaygı yaşar. Bu kaygımızı yaşamın değişik alanlarında kendimizi var kılarak azaltmaya çalışırız.

Bir tarafta kontrol edemediğimiz bir doğa, diğer tarafta insanın insana muhtaç olma gerçeği ve insanın insana yaşattığı travmalar arasında gidip geliyoruz. İnsan, insana bazen yük bazen derman olabilen bir varlıktır.

Evrenin değişimiyle onun bir parçası olan dünya ve insan da değişiyor. Modern yaşamın hayata bakışı, üretim, tüketim ve yaşama alışkanlıkları değişti. İnsan, yaşadığı dünyanın değişiminde önemli bir rol oynuyor. Bazen evren, bazen insan evreni değiştirebiliyor. Değişmeyen tek şey değişimdir.

Kas gücüne dayalı üretim biçimlerinin yerini makineler, günümüzde ise robotlar ve yapay zekâ destekli araçlar aldı. Tarım toplumlarında doğal olan insan dayanışmasının yerini bilgi ürünü olan teknolojik araçlar aldı. İnsan, insana daha az muhtaç olur hâle geldi.

Kas gücü ve hayvan gücüyle üretimin belli bir limiti varken teknolojik üretimde bu limit sınırsızdır. Bu da artı değer oluşturur. İnsanın doğasında var olan sınırsız sahip olma, güçlü olma ve refah içinde yaşama arzusu daha baskın hâle geldi.

Eskiden yirmi şeye ihtiyaç hisseden insan, iletişim araçlarının avucunun içine kadar girmesiyle her şeyden haberdar olmaya başladı. İhtiyaç olmayan şeyler ihtiyaçmış gibi pazarlandı. Bunlara sahip olanlar mutlu, sahip olmayanlar mutsuz gösterildi.

Daha iyi görünmek, daha çok beğeni almak ve daha görünür olmak; iyi kıyafetler giymek, prestijli mekânlarda bulunmak ve fiziksel olarak iyi görünmek “ihtiyaç” hâline geldi. Rekabet ortamı yaratıldı.

Bütün bu arayışlar insanı piyasanın bir aracı hâline getirdi. İnsan, yaşadığı hayatın öznesi olmaktan çıktı. Modern yaşam insanın ruhunu elinden aldı. Dış görünüm, makam mevki, sahip olunan servet ve yaşanan mekânlar bireyin toplumdaki yerini belirler hâle geldi. En tehlikelisi de bunun normal bir durum gibi toplumlara kabul ettirilmesi oldu.

Neticede modern yaşam, kalabalıklar içinde yalnızlık çeken mutsuz insanı inşa etti. Sosyal medya başında sahte yüzlerle sosyalleşmeler, dijital oyunlar, bahisler, yarışlar ve sahte sohbet odalarıyla sanal bir dünyada yaşıyoruz. Doğamız bir süre sonra bunlardan bunalıyor ve feryat ediyor.

İnsanlar sahte “yaşam gurularına”, modern çağın sahte dinlerine, modern sivil görünümlü tarikatlara, geleneksel dinlerin çeşitli cemaat ve tarikatlarına ve en sonunda psikolog ve psikiyatristlere başvuruyor.

Günün sonunda modern yaşamın insanlığa vaat ettiği mutlu yaşamın yerini; yalnız, mutsuz, kaygılı ve depresif insanlar aldı. “Depresyondayım, ben yoruldum hayat gelme üstüme” şarkılarına konu olduk.

Biz psikiyatristlere doğal olarak; depresyon, yalnızlık, kaygı, korku, panik, takıntı, kıskançlık, şüphecilik, alkol-madde ve kumar bağımlılığı, aile mutsuzlukları, dijital çağ çocuklarıyla iletişim sorunları, aldatılmalar ve ekonomik kaygılar gibi birçok nedenle başvuruluyor.

Nihat Kaya1

“Hız arttıkça ruh geride kalır.” (Byung-Chul Han)

Bu üçü arasında nasıl bir bağ var? Günümüz toplumunda tükenmişliğin bu kadar artmasının temel nedeni sizce nedir?

Geçmişindeki travma yaralarını saramamış ya da bunu yapma imkânı bulamamış bireyler, içsel dağınıklığı ve sonrasında tükenmişliği daha sık yaşayabilirler. Ancak her travması olanın bu hâlleri yaşayacağına dair bir genelleme doğru değildir. Hiçbirimiz geçmiş travma ve acıların çaresiz mahkûmları değiliz. Genetik, biyolojik ve psikolojik yapımız; travma sonrası bulunduğumuz ortamlar gibi birçok etmen, yaşam yolculuğumuzdaki duruşumuza şekil verir.

Günümüzde, birinci soruda da belirttiğim gibi, baş döndürücü bir dijital devrim yaşıyoruz. Milyarlarca uyaran aynı anda zihin ve hayal dünyamıza sansürsüz biçimde ulaşabiliyor. Dünya, avucumuzun içinde bir köy hâline geldi.

Şartlarımız ve imkânlarımız nispetinde her şeye anında ya da kısa sürede ulaşabiliyoruz. Hayal etme, bekleme, heyecan duyma, sevinme gibi duygularımız tedavülden kalktı, kalkıyor.

Anında ulaşılan her şey hızla tüketiliyor ve yerine yenisini koyma şartı dayatılıyor. Sürekli tüketmeye teşvik ediliyoruz. Bu durumu insan ilişkilerinde de yaşıyoruz. Sabrımız ve sebatımız kalmadı. Hatır, gönül, vefa ve diğerkâmlık gibi değerler nostaljiye dönüşme yolunda.

Hedonist, bencil bir kültür kanser hücresi gibi sosyal dokuya metastaz yaptı. Oysa insan, ötekine muhtaç bir varlıktır. Bu durum empatiyi, sevgiyi, yardımlaşmayı, paylaşmayı ve fedakârlığı gerektirir. Günümüzdeyse bu değerler aşınmakta ve ortadan kalkmaya yüz tutmaktadır.

İnsan, maddi hazlarının peşinde koşan bir robota dönüştü. Ancak ruh yok olmadı. Baskı altındaki ruh sürekli feryat ediyor. İnsanın biyopsikososyal doğası, mevcut gidişata isyan ediyor. Sistemin psikolojik ve sosyal ayağı aksayınca tükenmişlik daha hızlı devreye giriyor.

Nihat Kaya2

“Kendinle yüzleşmeden özgürleşemezsin.” (Carl Gustav Jung)

Kişi kendi içsel yaralarını fark ettiğinde, iyileşmeye giden ilk adım ne olmalıdır? Kendini tanımak neden bu kadar zor?

İyileşmek için önce yaralı ve hasta olduğunu kabullenmek gerekir. İnsanoğlu değişebilen bir varlıktır; ancak bazen değişime direnç gösterir. Mevcut gidişat kişiye konfor sağlıyor ve onu güvenli bir alanda tutuyorsa, değişime direnebilir. Değişmek; konfor alanını terk etmek, sorumluluk almak ve risk almak demektir.

Bunun için kişinin kendisinin farkına varması, iç görü kazanması ve neye ihtiyacı olduğunun bilincine varması gerekir. Kişi bu farkındalık ve ihtiyaç düzeyine ulaştıysa, değişim düğmesine basabilir.

Özetle, mevcut durumdan hoşnut olmamak, farkındalık geliştirmek ve değişim arzusunda olmak iyileşmenin temel dinamikleridir.

“Anladığımız her acı, bir daha aynı yerde kanamaz.” (Albert Camus)

Pandemi sonrası dönemde yalnızlık, kaygı ve güvensizlik duygularının arttığı gözlemleniyor. Bu duyguların kalıcı izler bırakmaması için bireyler neler yapabilir? Terapi sürecinde en çok nelerle yüzleşiliyor?

Pandemi dönemindeki medya görüntüleri ve insanların birebir yaşadıkları, hepimizde farklı şekillerde izler bıraktı. O dönemde temel güdümüz “yaşamda kalmak” oldu. Birçok değeri ikinci plana atmak zorunda kaldık. Gözle görülmeyen bir mikroorganizmaya yenik düştük. Bu durum bizi evlere mahkûm etti.

Doğa karşısında ne kadar korunaksız olduğumuzu bir kez daha derinden yaşadık. Biyolojik olarak meydana gelen enfeksiyonlar, hassas beyin ve ruhlarda pek çok psikolojik rahatsızlığa yol açtı. Zemini müsait olan bireylerde temizlik ve hijyen takıntıları (OKB) ortaya çıktı.

Mutsuz, negatif düşünen ve karamsar altyapısı olan kişilerde depresyon gelişti. Hastalanma ve ölüm korkusu olanlarda hastalık hastalığı, sağlık anksiyetesi ve panik ataklar görüldü.

Birçok insan, o dönemden kalan insanlardan uzaklaşma, izolasyon, daha minimalist bir yaşam sürme, toplumsal olaylara ve aktivitelere karşı ilgisizlik gibi durumlar yaşamaya başladı.

Her birey ve her aile kendine özgü karakteristik özellikler taşır. Kimisi bu durumdan memnun ve yaşamla barışık, kimisi şikâyetçi ama değişim için yeterli çabayı göstermiyor, kimisi ise hızla değişerek eski yaşam kodlarına döndü.

Şikâyetçi olup zorlananlar için şunları öneririm: Pandemi öncesinde kendilerine huzur veren, mutluluk yaşatan insanlarla daha sık görüşsünler. Keyif aldıkları ve rahatladıkları ortamlara geri dönsünler. Pandemi öncesi düşünüp hayata geçiremedikleri projelerine alan açsınlar. Mutlaka yürüyüş yapmaya ya da başka spor aktiviteleriyle meşgul olmaya çalışsınlar. Aile değerlerine önem versinler. En büyük dayanak ve kale ailedir.

Nihat Kaya3

“İnsan, en çok sevdiği yerden yaralanır.” (Sigmund Freud)

İnsan ilişkilerinde duygusal kopuşlar ve tükenmişlik hâli çok yaygınlaştı. Sağlıklı ilişki kurmanın psikolojik temeli nedir? İnsanlar neden en çok sevdikleriyle baş edemez hâle geliyor?

Sağlıklı ilişki kurmanın en temel özelliği, sağlıklı ve kendinden emin bir insan olmaktır. Kendinin farkında olan; zaaflarını, arzularını ve gizli çekmece yüklerinin bilincinde olup bunları yönetebilen insan, sağlıklı ilişkiler kurabilir.

Gündelik hayatta her birimiz; işimizde, ailemizde, arkadaşlarımızda ve diğer toplumsal katmanlarda yer alan insanlarla ihtiyaçlarımız çerçevesinde iletişim hâlindeyiz. Çoğu zaman da bu ilişkilerde yaşadığımız sorunlardan şikâyet ederiz. Sonra dönüp deriz ki: “Hayat yordu beni.” Oysa hayat değil, insan insanı yorar.

Peki, insan insanı nasıl yorar?

Sözünde durmayarak, yalan söyleyerek, başkasına ait olana göz dikerek, işini baştan savma yaparak, haksız kazanç peşinde koşarak, hak, hukuk ve adaleti çiğneyerek, riyakârlık yaparak… Liste uzayıp gider.

Peki, bunları neden yaparız? Kişiliğimizin yeterince özgüvenli olmaması, kendimizden emin olamama, sevgisizlik, hırsızlık ve kıskançlık; güç devşirme isteği, aşağılık kompleksi gibi birçok etmen bizi sağlıksız davranışlara iter.

Herkes bunlardan şikâyetçi olur ama kimse dönüp de “Bunları kim yapıyor? Ben de bunun bir parçası mıyım?” diye aynayı kendine çevirmek istemez.

İnsanoğlu eksik ve ham bir varlıktır. Evrimleşme yolunda ancak “bu kadar insanlaşmıştır.” Aslında hayvanlığa atfedilen içgüdülerle insanlığa atfedilen değerler arasında, “beşeriyet” makamında bir varlıktır.

Hamlığının farkında olup değişebilen ve insanlaşma yolunda ilerleyen bireyler zamanla insan olur. Çoğunluğumuz hâlâ beşer seviyesindeyiz. Üst beynimiz yeterince gelişmediği için hayvansal ve içgüdüsel dürtülerle yaşamı hem kendimize hem de başkalarına çekilmez hâle getiriyoruz.

Ekonomik olarak gelişmiş toplumlarda, insanlar insani ve ahlaki değerlere ve ekosisteme daha fazla önem verir. Bu toplumlarda huzur ve mutluluk endeksleri daha yüksektir. Unutulmamalıdır ki ekonomik gelişim ve refahın yolu, bir ülkede özgürlüklerin olmasından ve hukuk ile adalet sistemine güven duyulmasından geçer.

Sermaye daima güvenilir limanlara demir atar.

“Çocukluğumuzdan kaçamayız; çünkü o bizden ibaret bir odadır.” (James Baldwin)

Çocukluk döneminde yaşanan duygusal ihmal ya da travmaların yetişkinlikteki etkilerini nasıl açıklarsınız? Bu bağlamda, duygusal hafıza terapi sürecini nasıl şekillendiriyor?

Elbette ki sevgi ve huzur dolu bir iklimde yetişen, mutlu bir çocukluk ileri yaşantının sigortasıdır. Yeterince sevilmemiş, aşağılanmış ve ihmal edilmiş çocuklarda ilerleyen yıllarda; kıskançlık, sürekli sevilme ve kendini sevdirmeye çalışma davranışları, aşağılık kompleksi, özgüven eksikliği, saldırganlık ve başka pek çok patoloji ortaya çıkabilir.

Çeşitli travmalara maruz kalmış çocuklarda ağlama, ürperme, korkulu rüyalar, sıçramalar, insanlardan kaçma, utangaçlık ya da saldırganlık, alt ıslatma ve farklı korkular görülebilir.

Cinsel tacize uğramış bireyler karşı cinsle sağlıklı ilişkiler kurmakta zorlanabilir. Bazen tamamen uzak dururlar, bazen de cinsellik yaşayamazlar. Özellikle ensest söz konusuysa, travmanın ağırlığı çok daha derin olur. İnsanlara karşı yoğun bir güvensizlik gelişir.

Ancak şu da bir gerçektir ki çocukluk dönemi acıları ve travmaları her bireyde aynı sonucu doğurmaz. Aynı şekilde, bu travmaların etkileri her bireyde aynı sürede ortaya çıkmaz ve iyileşme süreleri de kişiden kişiye değişir.

Doğada her şeyin bir çaresi ve çözümü vardır. Hiçbir travma kalıcı değildir. Hiçbirimiz geçmiş acılarımızın ve travmalarımızın hapishanesinde yaşayan çaresiz mahkûmlar değiliz.

Aklımız, mantığımız, duygularımız ve sorumluluklarımız her daim bize çıkış yollarının olabileceğini fısıldar. Yeter ki ona kulak verelim ve geçmiş acılara sığınarak sevgi ya da ilgi dilenciliği yapmayalım. Sorumluluk almaktan kaçınmayalım.

“Güç, hiç düşmemek değil; her düştüğünde yeniden ayağa kalkabilmektir.”
(Hannah Arendt)

Siz yıllardır birçok danışanın iyileşme yolculuğuna tanıklık ediyorsunuz. Bu süreçlerde sizi en çok etkileyen ne oldu? İnsan ruhunun en güçlü yanı nedir sizce?

İnsanların en gizemli, en ilginç, en farklı, zaman zaman ürkütücü, hayrete düşürücü, korkutucu; bazen de sevindirici ve mutluluk verici dünyalarına tanıklık ediyoruz. Artık hiçbir şey beni şaşırtmıyor. “Bu da mı? Bu kadarı da mı?” diye sorulduğunda, “Evet,” diyorum, olabilir. Hatta daha fazlası da olabilir.

Arthur Schopenhauer şöyle der: “İnsana dair duyduğum hiçbir şey beni şaşırtmaz.” Ben de tam bu noktadayım.

İnsanın en güçlü yanı, düştüğü yerden kalkabilmesidir. Kendi kendini onarabilme kapasitesi son derece yüksektir. Bilinçlilik düzeyi sayesinde, ölüm dışında her şeye çare ve çözüm bulabilecek bir yeteneğe sahiptir.

İnsanlaşma; yani beşerlikten insan olma sürecine geçebilen varlık, ruhunu ve bedenini tanıyan, onları kontrol edebilen bir canlıdır. Artık o, tam manasıyla insan-ı kâmildir.

“İnsan, acıya anlam verdiği yerde iyileşir.” (Viktor E. Frankl)

Ruhumuzun derinliği, çoğu zaman kelimelerin bile ulaşmakta zorlandığı bir alandır. Ancak insan, kendisiyle yüzleştiğinde değişimin ve iyileşmenin kapısı aralanır.

Nihat Kaya’nın sözleri, modern çağın görünmez yaralarını anlamak ve ruhsal yüklerimizi adlandırmak için güçlü bir bağlam sunuyor. Bu söyleşi, yalnızca insanın içsel acılarına değil; aynı zamanda onun iyileşme kapasitesine, yeniden ayağa kalkma gücüne ve varoluşunu yeniden kurma cesaretine dair önemli bir hatırlatma niteliği taşıyor.

“Yara, içeriye ışığın girdiği yerdir.” (Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî)

“Hafızanın Tanıkları”