Şeyhmus Diken ile Kent, Hafıza ve Tanıklık Üzerine Söyleşi “Bir kentin gerçek tarihi, yazılanlardan çok susturulanlarda gizlidir.”
Kentler de insanlar gibi hatırlar. Bazıları hafızasını gürültüyle taşır, bazıları ise sessizliğe sığınır. Diyarbakır gibi şehirlerde taşlar, sokaklar, evlerin eşikleri ve yıkıntılar yalnızca mekân değildir; yaşanmışlıkların, yarım kalmış hayatların ve devredilmiş acıların taşıyıcısıdır.

Şeyhmus Diken’in metinlerinde kent, bir dekor olmaktan çıkar; konuşan, susan, direnen bir varlığa dönüşür. Onun anlatılarında hafıza, geçmişte donup kalan bir alan değil, bugünü şekillendiren canlı bir akıştır. Bu söyleşide, kentin belleğinden tanıklığın anlamına, mekânla insan arasındaki görünmez bağlardan hatırlamanın sorumluluğuna uzanan bir çizgi üzerinden konuştuk.
“Kimi şehirler sesli hatırlar, kimileri ise sustukça derinleşir. Taş, zamanla yalnızca yapı değil; tanık olur.”
Kent dediğimiz şey sizce bir hafıza mı taşır, yoksa hafıza yalnızca insanla birlikte mi var olur? Bir şehri “hatırlayan” yapan asıl unsur sizce nedir?
__Şimdilerde adına “modern” denen tuhaf zamanlarda, adına “kent” denilen dehşet bir hercümerç ve haşroluş içinde, insan tekinin zamana yenik düşercesine koşuşturmak ve hep “yoğun” olmak yorgunluğunu telaffuz ederken, evveliyatında elbette Şehirdi.
Şehirdi ve kendine yeten; kalesi, burçları, mimari anlayışı, dokusu, ruhu ve yaşam biçimiyle vardı, var olmak üzerinden de hükümrandı. Şehrin mekânları tabii ki şehirli insanıyla hayatı kurmakla mükellefti.
Şehrin çeperinden, kırsalından şehre ihtiyaç saikıyla gelenler, şehrin kurallarına uymak zorundaydılar. Bir örnek olsun; benim şehrime dört kapısından birinden sabahın erinde giriş yapanlar, kapıdan girdikten sonra hamamda pir û pak olup öyle arz-ı endam ederlerdi.
Böyle böyle, hafıza dediğimiz geleceğe kalan geleneksel ve kültürel miras yerleşti yerine.
Zaman hızla akıp geçti ve o eski zamanların kadim şehirlerinin yerini bu çağ telefatında Kentler aldı. Çocuk seslerinin, yemek kokularının, sokak ve mahalle yarenliklerinin yerini; komşuların, kat maliklerinin birbirlerini tanımadığı, etrafı duvarlar ve dikenli tel örgülerle kuşatılarak korunaklı steril siteler ve onların birbirine ve birbirlerinin hikâyelerine yabancı yeni sakinleri aldı.
E, böyle olunca da “hatırlayan” ve “hatırlatanın yerini’’, birbirinin ipliğini pazara çıkarmaya yeltenen düşman ama “kardeş” olarak imlenen, velakin adına yine de “eşref-i mahlûkat” denenler aldı. Yani kelâmın kavlince: “Şehir bitti, köy kaldık” ama adına “kent” denilen…

“Bazen yazı, susanı konuşturur; şiir ise konuşamayanın nefesi olur. Kentin asıl tanıkları çoğu zaman dipte kalır.”
Edebiyat, bir şehrin sessiz tanıklarını görünür kılabilir mi? Şiir ve düzyazı, hafızayı taşımada hangi farklı işlevleri üstlenir?
__Fark edildiği üzere bu ikinci soruda kentin yerini artık şehir almış oldu. Çünkü şehir; edebiyat ve o sessiz ya da sesini duyurmaya yeltenen tanıklarla artık varlık ispatı vücudu haline evirilir. Edebiyat derken elbette yazılı ve sözlü olanı, hatta çeperinde görselliği de barındıranı zuhur eder.
“Mekân yalnızca içinde bulunulan yer değil, insanın kendini hatırlama biçimidir. Yıkılan her yapı, biraz da belleği eksiltir.”
Bir şehrin fiziksel yapısı ile insanların hafızası arasında nasıl bir bağ görüyorsunuz? Mekân, kimlik ve anılar arasındaki ilişkiyi nasıl yorumlarsınız?
__Muktedirler, şehirlilerin hafızalarını tahrip etmek için mekânları “değiştirmek–dönüştürmek” adına yok edip üzerlerine ucûbe yapılar kondurmayı marifet sayarlar. Bu, onların adeta amentüsüdür.
Bir örnek: 1915’te, hatta öncesinde 1895’te diyelim; şehrin tebaasına reva görülen çarşı yangınlarında binlerce mekânın yok edilişi ve sonrasında insanının şehrin sicilinden düşürülüşü…
Tam bir asır, yani yüz yıl sonra artık kent olan; ama şehirden artakalanları da sinesinde barındırmayı sürdüren mekânları, adeta taammüden cinayete kurban edercesine acımasızca yok etmek… İşte bütün hikâye sanki budur.
Ezcümle; insanı insan yapan andır, mekânı mekân yapan devrandır. Demişti ya, mekânları ve insanlarını bir toplu kırımda yitiren:

“Biz vurulduk, biz kırıldık da!
Hangi dağda menekşeler göğerdi.”
“Sessizlik her zaman yokluk değildir. Kimi zaman söylenemeyenin, bastırılanın ve ertelenenin dili olur.”
Bir kentte yaşananlar her zaman anlatılarla mı aktarılır, yoksa bazı dönemlerde sessizlik hafızanın asıl taşıyıcısına mı dönüşür? Suskunluk unutmak mıdır, yoksa başka bir hatırlama biçimi midir?
__Suskunluk bazen bir konuşma biçimidir. Bazen de çaresizce sineye çekme hâli… Ama asıl olan, bundan öte ve olana bitene karşı bir “unutmama” hâlidir. Çünkü unutanın bir gün unutulacağını da bilerek elbette!
Sanki adına “kent” dediğimiz şey; unutmak ve günü kurtarmak üzerine kurulu tuhaf bir kaos ortamı. Oysa şehir öyle mi? Şehir, geleceğe bir şeyler bırakmak üzerine kuruludur. Mısır’ın piramitleri, Amida’nın surları, Maya ve İnka’ların mekânları ve daha niceleri…

“Söz uçar denir ama bazı sözler uçamaz; taşınır, devredilir, nesilden nesle gizlice yaşar.”
Sokaklarda, halk arasında aktarılan anılar ve sözlü kültür hafızayı korumada nasıl bir rol oynar? Yazıya geçmeyenler kaybolur mu, yoksa kendi biçiminde yaşamaya devam eder mi?
__Yazıya geçemeyen sözlü tarih dediğimiz kültür ya da denbêjlerin sesinde, nefesinde kendini sürdüren, var eden geleneksel sözel kültür; metinsel varoluşun aslında bizatihi kendisidir.
Bir örnek; 2004–2006 yılları arasında şehir ve kimlikte ısrar eden 48 şahsiyet üzerinden, bin sayfayı aşan üç sözlü tarih kitabı yaptım. Bütün hikâyelerini anlattılar. Yirmi yıl sonra 48’den 35’i öte yakaya göçtü. Artık yoklar.
Konuşmasalar, anlatmasalar, paylaşmasalardı; hikâyeleri de metinleşmeden, kitaplaşmadan kendileriyle birlikte yok olup gidecekti. Ama öyle olmadı. Bugün hikâyeleri, anlatıları ile birlikte kendileri de yaşıyor. Ve elbette sanatın, edebiyatın diğer bütün alanlarına malzeme oluyorlar. İşte metnin, yazının gücü sanırım budur.

“Hafıza en çok da dönüştürülmek istendiğinde direnç üretir. Çünkü hatırlamak, bazen başlı başına bir itirazdır.”
Kent hafızası, politik veya sosyal değişimlere nasıl direnç gösterir? Hafızanın zedelenmesi ya da çarpıtılması hangi sonuçları doğurur?
__Hafızanın “zedelenmesi” ya da “çarpıtılması”, özünde insanın kendini unutması hâlidir. Kimliğini, kültürünü, geçmişini, evveliyatını bir kalemde silip söküp atmasıdır özünde.
Politik veya toplumsal değişim denilen ise, aslında bu anlamıyla o vazgeçişin; unutulmuşluk ve inkâr üzerinden, “değişim” adına hafıza silinerek yeni bir sayfa açılması hâlidir.
Muktedir bunu hep diler, dayatır, ister ve kısmen başarılı da olabilir.
Ama asıl olan, unutmamak adına vuku bulan direnç ve kararlılıktır. Belirleyici olan da asıl budur.
“Unutma telkininin bu kadar güçlü olduğu zamanlarda, hatırlamak ahlaki bir sorumluluğa dönüşür”.
Günümüz kentlerinde hafızayı korumak neden hâlâ politik ve etik bir mesele olarak karşımızda duruyor? Hafızası zedelenmiş bir şehir nasıl bir geleceğe sürüklenir?
__Hafızası zedelenmiş şehirlerin geleceği, inkâr üzerine kuruludur. İnkârdan da sağlıklı bir toplum modeli maalesef çıkmaz. Çıkmıyor da! Günümüzün kentlerinde, muktedirin literatüründe maalesef hafızayı korumak diye politik ve ahlaki bir tercih yok.
Aksine, unutuluşun kaba felsefi hâliyle bir dayatma var. Muktedir, “Unutun ki yeni bir toplum modeli inşa edelim” diyor ve ekliyor. Oysa bilmiyor ki; unutulmamak için unutmamalı. İşte bütün mesele…

‘‘Hatırlamak, konuşmaktan değil, unutmaya razı olmamaktan geçer.’’
Şeyhmus Diken’in sözleri, kentlerin yalnızca taş ve sokaklardan ibaret olmadığını; onların birer hafıza taşıyıcısı olduğunu hatırlatıyor. Sessizlik, bastırılmış anılar, yazının ve sözlü kültürün direnci bir araya geldiğinde şehirler kendi geçmişlerini yeniden konuşur.
Bu söyleşi, bir kez daha gösteriyor ki hafızasız kent mekâna indirgenir; hatırlayan, yazan ve tanıklık eden insanla birlikte ise şehir, tarihe ve edebiyata dönüşür.
“Şehirler yıkıldıkça değil, unutuldukça yok olur.’’
“Hafızanın Tanıkları”