Türkan Elçi ile Kadın, Direnç ve Yeniden Başlama Üzerine Söyleşi “Umut, unutmak değil; hatırlarken de yaşayabilmektir.”
Bu söyleşi, Türkan Elçi’yi yalnızca bir kaybın ardından kalan bir tanık olarak değil; düşünen, sorgulayan, üreten ve umudu yeniden kuran bir kadın olarak ele alıyor. Onun sesi, yalnızca geçmişin acısını dile getiren bir yankı değil; bugünü dönüştürmeye çalışan, geleceği sahiplenen bir iradeyi de taşıyor.
Birlikte insanın yaşadıklarına rağmen ayakta kalabilme biçimi üzerine düşünüyoruz. Direncin şefkatle, adalet arayışının umutla yan yana durabildiği bir yerden bakıyoruz hayata. Ve bu bakış, bize yalnızca geride kalanları değil, bundan sonra nasıl yaşayacağımızı da hatırlatıyor. Çünkü hafıza, insanı yere çeken bir ağırlık değil; onu ayağa kaldıran, yönünü hatırlatan derin bir iç sestir.

“Hafıza, susturuldukça derinleşen bir yankıdır.”
Toplumsal hafıza bastırılmak, silinmek ya da sessizliğe terk edilmek istenir. Sizce unutturmaya karşı en güçlü direnç biçimi nedir?
Toplumsal hafızanın bastırılması, silinmek ya da sessizliğe terk edilmek istenmesi, bilinçli olarak dayatılan politikalardandır. İktidarlar, toplumların hafızalarını sıfırlamaya ihtiyaç duyar çoğu zaman. 2015’te toplumsal, tarihsel ve kültürel miraslarımızın yok edilmek istenmesini de bu meseleden çok ayrı bir yerde düşünmemek gerekir. Her biri toplumsal ve politik hafızayı belirleyen yapılar birer birer yok edilmek istendi.
Toplumsal hafızayı oluşturan tüm bu öğeler, aynı zamanda mağdurun da hafızasını oluşturan; failin zulmünü belgeleyen, faili işaret eden ve hafızayı diri tutan unsurlardır. Bilinçli olarak toplumun bu taşıyıcılığı çoğunlukla yok sayılır. İktidarlar böylece hafıza üzerinde yarattıkları bu tahribattan yeni politikalar üretmeye, kendi failliğini örterek yepyeni bir hafıza oluşturmak isterler.
Buna karşı koymanın temel yolu, hafızaya sahip çıkmak, tanıklığı belgelemek, vekâleten hatırlamayı mümkün kılacak yollar inşa etmektir. Toplumu balık hafızasına çevirmek isteyenlere karşı kanımca en güçlü direnç biçimi, “balık” olmadığımızı gösterebilmektir.
Bu açıdan bakıldığında “hafıza”, failin suçlarını unutmamakta ısrar edenlerle, tarihin korkunç bir sayfasını kapatıp yeni bir döneme geçmek isteyen failler arasındaki bir anlaşmazlık alanını da simgeler. “Bir daha asla” dediğimiz neyse o olmasın diye sürekli hatırlamak ve bunu belgelemek, göstermek gerekir.

“Yaşam, ancak ona karşı sorumluluk duyanların omuzlarında anlam kazanır.”
Adalet arayışı uzun ve yorucu bir yoldur. Bu yolda sizi ayakta tutan temel duygu nedir? Umut mu, inat mı, yoksa insanlığa olan inanç mı?
Saydığınız seçeneklerden sadece birini seçmek oldukça zor. Çünkü tahminimizden fazla duygunun bir araya gelmesi bizi ayakta tutar. Tek bir duyguyla hayata tutunamayız. Tabii hissettiğim duygular arasında ağır basanı seçecek olursam, “ölüm hakikati” derim.
Ölüm hakikati, herkesçe anlaşılabildiği söylense de çoğu zaman yüzeysel kalabilen, insan zihninde hakkıyla yer edinemeyen bir gerçekliktir. Bu hakikatin künhüne vakıf olunsaydı, insan insana bu denli bir kötülüğü reva görmez, birbirini katletmekten imtina ederdi.
Kimilerinin zihin dünyasında ise bu realite, yaşanan travmanın tesiriyle hak ettiği anlamı kazanabiliyor. Ölüm hakikatinin sarsıcılığı karşısında kişi yaşamın anlamsız olduğuna savrulabileceği gibi, yaşamın değerli olduğu inancına da kani olabilir. İkisinden birini tercih etmek, kişinin kendisiyle ve hayata bakış açısıyla ilintilidir.
Yaşattığı sarsıcı etki, daha çok yaşamın kısalığına dairdir çoğu zaman. Yaşamın kısalığı karşısında uzun uzadıya bir şeyler yapmaya niyetlenmek, her ne kadar çelişkili gibi görünse de, aslında içinde bir karşı koyuşu, bir direnme biçimini de barındırır. Buna ölümün karşısında “geride bırakacaklarımızla ölümsüzlüğü inşa etmek” de diyebiliriz.

“Hatırlamak, yalnızca geçmişe dönmek değil; bugünü ayakta tutmaktır.”
Hafıza sizin için ne ifade ediyor? Onu yalnızca acıyı taşıyan bir yük olarak mı görüyorsunuz, yoksa insanı ayakta tutan bir bilinç alanı olarak mı?
Bireysel hafızam, kolektif olarak yaşadığımız acılar ve maruz kaldığımız zulümler dolayısıyla toplumsal hafızayla büyük oranda kesişiyor. En az benimki kadar başkalarının omuzlarında da taşınması zor yükler var. Yükün ağırlığının farkında olmak kadar, yükü sırtladığımız yolculuk esnasında itirazın sesiyle yol almamız gerektiğinin de farkında olmamız gerekir.
Yolculuğumuza toplumsal menfaat ve toplumsal barışın tesisine doğru bir yolculuk olduğu savunusu üzerinden yola çıkıyorsak, aynı zamanda hafızamızı diri tutma zorunluluğumuzun olduğunu da bilmemiz gerekir. Hafızanın diriliği, çekilen acıları unutturanların karşısında önemli bir direnç alanıdır.
Toplumsal barışı gerçekleştirmek; unutmakla, unutturmakla değil, hatırlamanın ve yüzleşmenin adalet talebine dönüştürülmesi ile mümkündür. Oysa görebildiğimiz kadarıyla bizden beklenen, hafızamızı yok sayma yönündedir. Böylesi bir yok sayılma, ölülerimize yapacağımız en büyük haksızlıktır.
Toplumsal barış, unutturulmak ve adalet talebinden vazgeçmek üzerinden normalleşme olarak sunulmaya çalışılıyor; fakat iyi bilinmelidir ki biz kayıplarımızı olağan yollarla yitirmedik. Ölüm emirleri Tanrı tarafından verilmedi, kullar tarafından verildi. Ölümlerimiz sıradan birer ölümmüş gibi ele alınamaz. Buna ölülerimiz de itiraz eder.
“İnsan, içinden geçemediği acıyı kelimelerle aşar.”
Yazmak sizin için nasıl bir bellek oluşturuyor; geçmişte tutan bir kayıt mı, yoksa geleceğe açılan bir iç harita mı?
Çoğunlukla yazmak eylemi, geçmişi ve aynı zamanda içinde bulunulan anla beraber geleceğe taşımak gayesiyle gerçekleştirilir. Fakat dürüst olmak gerekirse ben yazmayı, kendimi başkalarına anlatmaktan ziyade kendimi kendime anlattığım bir alan olarak tercih ediyorum.
Benim açımdan yazmak edimi terapötik bir etkiye sahip. Hiçbir özgürlüğün sınırsız olmadığı gibi, yazdıklarımız da bir noktadan sonra kamuyla buluşacağı için bu iyileştirici alanın da kendine ait sınırları olmalı, doğal olarak.
Ayrıca içimizde taşıdığımız acının tesiriyle kuracağımız dil, metni güçlü kılacağı gibi acıyı teşhir eden bir dil riskini de beraberinde taşır. İçimizden dışarıya çıkan her bir sözcüğün membaı, içimize çizilen haritanın ta kendisidir.
Ben bu haritaya çoğu zaman topografik harita diyorum. Çünkü yazarken içimizin doğal coğrafyası engebeli bir anlatıya dönüşüyor. Geçmişin izlerini taşıyan harabelerden, çıkmaz sokaklardan, metruk mekânlardan, yokuşlardan bir yürüyüş rotası belirliyoruz.
Keşif ve arayışlarımız, yazı vasıtasıyla mezarsızlarımıza bir mezar bulma arayışıdır çoğu zaman.
“Kadına biçilen yas, çoğu zaman başkalarının vicdanını rahatlatmak içindir.”
Toplum, acı yaşamış kadınları tek bir duygunun içine hapsediyor ‘‘yas’’. Siz bu indirgemeye nasıl bakıyorsunuz? İnsan, kaybın içinden geçerken kendini yeniden nasıl kurar?
Aslında değindiğiniz “yas” meselesi, beni ve benim gibi kadınları hakikaten çok derinden acıtan, hassas bir konu. Kadınların her türlü yaşantısı üzerinde söz söyleme hakkını kendinde gören ataerkil bir toplumsal yapının içinde yer almamız dolayısıyla, acı kayıplarımızın sonrasında yasımızı nasıl yaşayacağımız konusunda da ahkâm kesmeye cüret edenlerle karşılaşabiliyoruz, ne yazık ki.
Kadınlar toplumsal ahlakın sınavına tabi tutulabiliyor, düşük notlarla sınıfta kaldığına dair söz birliğine varılabiliyor. Ayrıca günümüz sosyal medya cehenneminde yakılma emri verilebiliyor, mahkemeler kurulup darağacında her gün sanal iplerin ucunda sallandırılıp infaz edilebiliyor.
Erkeklerin “yas” sürecinden normal hayata geçişi sorgusuz sualsiz tolere edilebilirken, kadına neredeyse süresiz bir yas süreci biçiliyor. İhdas edilen baskı rejiminde kişilik hakları yok sayılabiliyor. Çoğu zaman bu baskıcı, kuşatıcı rejim tarafından kadına biçilen roller, demokrasi kisvesi altında haklı taleplermiş gibi türlü yollarla manipüle edilebiliyor.
Aslında kadına yüklenen de, kadından beklenen de ataerkil zihniyetin makyajlanmış, boyanmış hâlinin tezahüründen başka bir şey değildir. Bu zihniyetten kurtulmak sanıldığı kadar kolay olmayacaktır. Toplumsal baskı çok güçlüdür ve rahatlıkla görünmez bir baskı mekanizmasıyla gerçekleştirilir.
Bunu ancak kadınları da birer birey olarak kabul etmenin gerekliliğine olan inançla, kişinin hak ve özgürlüğüne saygı duyulması yönünde gelişen bir hak bilinciyle başarabiliriz. Ne yazık ki içinde bulunduğumuz zaman itibarıyla, kadının hakları lehine ilerleyen bir düzenin varlığından söz edemiyoruz. Hatta uzun yıllardan beri kazanılmış hak alanlarında daha ziyade geriye gidişler var.
Sanıldığı gibi tarih her zaman insanların kazanımları yönünde ilerlemeyebiliyor. Özcesi, çizmiş olduğumuz bu menfi tabloda biçilen rollerin uzağında bir kadının kendince bir hayat tesis etmesi oldukça güç. Başarabilenler yok mudur? Elbette ki vardır. Bize de o kadınları takdir ve taltif etmek düşer.

“Her kadının hikâyesi, kendinden sonrakiler için bir yol izidir.”
Kadın olmak, bu coğrafyada yalnızca bir kimlik değil; aynı zamanda bir mücadele biçimi. Sizce kadınların direnci bireysel bir duruş mu, yoksa kuşaktan kuşağa aktarılan kolektif bir hafıza mı taşır?
Bireysel duruşu tek başına ele almak ya da kolektif hafızayı bireysel kazanımlardan ayrı düşünmek yanılgısına düşmek istemem. Kolektif hafıza dediğimiz şey, yıllarca bireysel olarak verilen mücadelelerin toplamından müteşekkildir. Yani bireysel olan, kolektif hafızaya dönüşür.
Bugün bir kadının katledilmesi, kişisel bir trajedi olmaktan çıkar ve kısa sürede kamuya mal olur. Mesela “Cumartesi Anneleri” hareketi, kimi yönleriyle birbirinden farklı, mücadeleleriyle birbirine benzeyen faili meçhul yakınlarından oluşan kolektif hafızanın birer taşıyıcısı olarak mücadelesine devam etmektedir.

“Sesini bulan, yalnız kendini değil, başkalarının karanlığını da aydınlatır.”
Genç kadınlara, özellikle bu topraklarda kendi sesini kurmaya çalışanlara, kendi yolculuğunuzdan süzülen ne söylemek istersiniz?
Hayatında mücadele etmek dışında başka bir çıkış yolu kalmayanların çıktıkları yolculuğun zorluğu kadar, bu yolculuğu anlatmak da başlı başına güç bir durumdur. Sizin de vurguladığınız üzere “kendi sesini kurmaya çalışmak” meselesi, arayış ve inançla başarılabilir. Bu da kişinin kendine olan inancıyla elde edilebilecek bir başarıdır.
Başkalarına tavsiyede bulunmaktan hicap duyarım. Fakat belki de şiirimden bir dizeyle kapanışı yapabilirim:

“Sen şarkına devam et, belki kuşlar geri döner bahçeye.”
Bu söyleşi, acının insanı yalnızca yaralayan bir hatıra olmadığını; aynı zamanda dönüştüren, derinleştiren ve çoğaltan bir güç olduğunu hatırlatıyor. Türkan Elçi’nin sözleri, hafızanın bir yük değil; adaletle, dayanışmayla ve umutla taşındığında bir direniş alanına dönüşebileceğini gösteriyor.
Ve belki de en çok şunu fısıldıyor bize: İnsan, en ağır kayıpların içinden bile yeniden bir hayat kurabilir. Çünkü umut, yıkıntıların arasından filizlenen en inatçı çiçektir
“Umut, en çok karanlığa rağmen yürüyenlerin adıdır.”
“Hafızanın Tanıkları”