Hüsamettin Bahçe ile Êzîdî Hafızası, Fotoğraf ve Tanıklık Üzerine Söyleşi “Tarihi arşivlerde değil, yüzlerde, bakışlarda ve sessiz tanıklıklarda saklıdır.”

Whatsapp Image 2026 01 12 At 10.45.28 (2)Êzîdxan, yalnızca coğrafi bir ad değildir; sürgün, kırılma, direnç ve hafızayla örülmüş kadim bir yaşam alanıdır. Êzîdî toplumu, yüzyıllardır inkâr, katliam ve zorunlu göçlerle sınanmış; buna rağmen inancını, ritüellerini ve kültürel sürekliliğini söz, sessizlik ve semboller aracılığıyla bugüne taşımayı başarmıştır. Yazılı tarihin dışında bırakılan bu hafıza, çoğu zaman fotoğraf karelerinde, anı parçalarında ve bireysel tanıklıklarda kendine yer bulmuştur.

Hüsamettin Bahçe, yıllara yayılan araştırma süreci boyunca Êzîdxan coğrafyasında yalnızca fotoğraf çekmedi; tanıklıkların yükünü omuzladı, hafızanın izini sürdü. Çektiği fotoğrafları sergilerle kamusal alana taşıdı, ardından bu görsel tanıklıkları anlatılar ve anılarla birleştirerek kalıcı bir bellek çalışmasına dönüştürdü.

Bu söyleşi, Êzîdî hafızasını fotoğraf, tanıklık ve etik sorumluluk ekseninde tartışırken; belgelemenin yalnızca geçmişi kayda geçirmek değil, geleceğe karşı bir yükümlülük olduğunu da hatırlatmayı amaçlıyor.

Whatsapp Image 2026 01 12 At 10.45.16

“Coğrafyalar vardır ki, insanı yalnızca izleyici değil, taşıyıcı da yapar.”

Êzîdxan’la kurduğunuz ilk temas nasıl gerçekleşti? Bu coğrafya sizi hangi duygusal ve düşünsel eşiklerden geçirerek bugün yaptığınız çalışmalara taşıdı?

Fotoğraftaki pusulam, yaşadığım coğrafyada var olan değerlerin belgelendirilerek kayıt altına alınması oldu. Bu yaklaşımla ilk foto röportajım, yaylada yaşayan yarı göçebe Koçerlerin günlük hayatlarını konu alan Zozan çalışmasıydı. Bu çalışmadan sonra ikinci röportajımı, Kürtlerin görünmeyen bir yönüyle, Kürtlerin ötekisi olarak fotoğraflamaya başladığım Êzîdîler üzerine yaptım.

Kimdi bunlar? Nasıl bir inanca sahiplerdi ki herkes tarafından, ama en acı olanı aynı dili konuştukları Müslüman Kürtler tarafından dışlanmış, sürgüne maruz bırakılmış, soykırıma varan katliamlara uğramışlardı?

Böyle bir topluluğu fotoğraflamanın zorluğunu bilerek ilk yolculuğumu, Êzîdîlerin çoğunun yaşadığı Federal Kürdistan Bölgesi’ndeki iki alana gerçekleştirdim. Bunlardan ilki, Êzîdîlerin “Welatê Şêx” dedikleri, ana tapınaklarının bulunduğu Duhok’a bağlı Şêxan ilçesi ve çevresiydi; diğeri ise Êzîdî nüfusunun yoğun olarak yaşadığı Şengal Bölgesi oldu.

Laliş’te gerçekleşen dini ritüeller; def ve şibab enstrümanlarının melodileriyle birlikte kavallar (din adamları) tarafından okunan ilahilerin büyüsü, insanda unutulmaz etkiler yaratıyor. Bu yüzden fotoğrafın hep eksik kaldığını düşünmüşümdür.

Ve Şengal…

İlk gördüğümde, zamanda yolculuk yapıp yüzlerce yıl geçmişe gittiğim hissini bırakmıştı bende.

Whatsapp Image 2026 01 12 At 10.45.28 (1)

“Söz hatırlar, fotoğraf tanıklık eder; ikisi bir araya geldiğinde kayıp zaman görünür olur.”

Êzîdî hafızasının büyük ölçüde sözlü ve yaşantısal bir gelenek üzerinden aktarıldığını biliyoruz. Fotoğraf, bu kırılgan hafızanın neresinde duruyor sizce?

Êzîdî toplumu ve hafıza aktarımı söz konusu olduğunda, hiç şüphesiz sözlü aktarımın başat bir rol oynadığını söylemek gerekir. Yazılı olmamasına rağmen, dinî qewil ve beytlerin yüzlerce yıldır aktarılıyor olması; yaşanan olayların dün yaşanmış gibi anlatılması, bunun en güçlü kanıtıdır.

Örneğin Şengal bölgesindeki gezilerimde birçok kişi, dedelerinin Kürdistan’ın kuzeyinden geldiklerini; köylerinin isimlerini, evlerini, köy meydanını ve köydeki belirgin ağaç, taş gibi nesnelerin yerlerini o kadar ayrıntılı tarif ediyordu ki, sanki o köyde bizzat kendileri yaşamış gibiydiler. Bu durum, hafıza aktarımının ne denli güçlü olduğunu açıkça gösteriyor.

Fotoğrafın aktarımdaki rolünün, sözlü aktarım kadar güçlü olduğunu düşünmesem de hakkını teslim etmek gerekir. Fotoğrafladığım birçok yerleşim yeri bugün yerle bir olmuş durumda. Bu anlamda, o dönemin yeniden canlandırılmasında fotoğrafın ciddi bir rol oynadığını düşünüyorum.

Whatsapp Image 2026 01 12 At 10.45.28

“Tanıklık bir kareyle başlar; ama vicdanla sürdürüldüğünde yıllara dönüşür.”

Uzun yıllara yayılan çalışmanızda çektiğiniz fotoğraflar, bir belgesel estetiğinin ötesinde güçlü bir tanıklık dili kuruyor. Bu dili oluştururken nasıl bir etik ve estetik denge gözetiyorsunuz?

Doğrusunu söylemek gerekirse, bu kadar uzun bir süre fotoğraflamayı başlangıçta düşünmemiştim. Êzîdî cemaatinin üzerimde bıraktığı etki, inancın gizemi, insanların beni kendi üyelerinden biri gibi kabul etmelerinin verdiği moral ve ne yazık ki Şengal’de yaşanan soykırımın bende oluşturduğu tarih bilinci; bu çalışmayı sürdürmemi sağlayan başlıca motivasyon kaynakları oldu. Bu nedenlerle, ilk günkü heyecanımı koruyarak tam on iki yıl boyunca fotoğrafladım.

Sadece fotoğraflarken değil, çektiğim görüntüleri bir metinle insanlara sunarken de ilk önceliğim, alt metinlerde yer alan bilgilerin cemaat tarafından kabul görmüş olmasıdır. Bu nedenle tüm alt metinleri, cemaatin önde gelenlerine doğruluğunu teyit ettirerek izleyiciyle buluşturmaya özen gösteriyorum.

“Hafıza, yalnızca anlatılanla değil; dokunulan, görülen ve saklananla da kurulur.”

Fotoğraflarınızı önce sergi, sonra kitap formatında kamusal alana taşıdınız. Bu iki mecranın Êzîdî anlatısı üzerindeki etkisi sizce nasıl farklılaşıyor?

Sergiden sonra çalışmanın kitap olarak kalıcı hâle gelmesi, arkadaşlarım Ercan Elma, Hikmet Tolan ve İsmail Geyik’in desteğiyle mümkün oldu. Sergiden farklı olarak daha özel bir seçki yapıldı. Metinler daktiloyla yazıldı; bilinçli olarak tarihi bir belge hissi uyandıracak puntolar tercih edildi. Kitabın kapağı başta olmak üzere genel tasarımında, êzîdî din adamlarının giydiği beyaz renk esas alındı. Kitaplar gönderilirken ise êzîdîlerin bileklerine bağladıkları kırmızı-beyaz iplerle paketlenerek insanlara ulaştırıldı.

“Mezarlarımız toprağın altında değil, dönüşe olan inancın içindedir.”

Çalışmalarınız sırasında sizi en fazla etkileyen, hafızanızda iz bırakan bir yüz, bir an ya da bir sessizlik oldu mu?

En fazla etkilendiğim anlardan biri, Şengal bölgesindeki yerleşim yerlerini gezerken mihmandarıma sorduğum bir soruya aldığım cevaptı. Yerleşim alanlarında mezarlara rastlamayınca şunu sormuştum:
“Ölüler nerede?”

Aldığım yanıt şuydu:
“Ölülerimizi, gitmemize izin verilmeyen köylerimize götürüp gömüyoruz. Bir gün, yüzyıl sonra bile olsa döneceğimiz yerlere…”

Beni asıl sarsan, bu cümlenin içindeki sarsılmaz inanç ve kararlılıktı. Ses tonundaki kesinlik, bu toprağa dair vazgeçilmeyen bir hafızanın hâlâ diri olduğunu gösteriyordu.

“Fotoğraflar çekildikten sonra değil, mekân ortadan kalktığında ağırlaşır.”

Êzîdî toplumunun yaşadığı tarihsel travmalar karşısında, belgeleyen kişi olarak tanıklığın sizi dönüştürdüğünü söyleyebilir miyiz?

Belgeleyen kişinin yaşadığı travmadan da söz etmek gerekir. Düşünün; fotoğrafını çektiğiniz, belki bir çay ocağında birlikte oturup sohbet ettiğiniz insanların ve mekânların artık olmaması… O yerlere bir daha gidememek ya da zihinde canlanan anıların yarattığı gerilim.

Bu duyguyu en yoğun yaşadığım yerlerden biri Sur oldu. Kentin bir bölümünün gözlerimizin önünde yok edilmesi sürecinde bunu derinden hissettim. Sarmaşık Derneği’yle birlikte Mazxana adlı bir fotoğraf albümü hazırlamıştım; Sur içini sokak sokak gezmiş, evlere konuk olmuş, yıllar boyunca fotoğraflamıştım. Sonrasında ise uzun bir süre oraya gidemedim. Çünkü fotoğrafladığım yerlerin çoğu artık yoktu.

“Bir toplu­luğu tanımak, ona bakmaktan değil; ona gerçekten merakla yaklaşmaktan geçer.”

Bugün geriye dönüp baktığınızda, Êzîdxan üzerine yapılan bu çalışmaların gelecek kuşaklara nasıl bir sorumluluk ve çağrı taşımasını umut ediyorsunuz?

Bu fotoğraflar, 2005–2016 yılları arasında Federal Kürdistan Bölgesi’nde Êzdî toplumunun yaşadığı coğrafyalarda çekildi. Uzun yıllardır iç içe yaşayan, coğrafî ve kültürel olarak birbirine yakın Ortadoğu halkları, ne yazık ki çoğu zaman birbirlerini ya çok az tanıyor ya da birbirlerinden habersiz biçimde yaşamayı sürdürüyor. Bilinenler ise çoğunlukla önyargılardan, yüzeysel kanaatlerden ve eksik bilgilerden ibaret kalıyor. Sahici bir merak duygusunun yokluğu, birbirine teğet geçen hayatların bu bilinmezlik içinde sürüp gitmesinin temel nedenlerinden biri.

Tüm dualarına “72 millete yardım et, ondan sonra bize” diye başlayan Êzdî toplumunun Lalîş ve Şengal’deki dinî ve sosyal hayatını odağına alan bu fotoğraflar, söz konusu eksikliği bir nebze olsun gidermeyi; en azından sahici bir merak duygusunu çoğaltabilmeyi amaçlıyor.

Whatsapp Image 2026 01 12 At 10.45.28 (3)

“Tanıklık bazen konuşmak değil; susmayı, beklemeyi ve o sessizliğin yükünü taşımayı bilmektir.”

Êzîdxan üzerine yapılan her çalışma, yalnızca geçmişe dönük bir arşiv faaliyeti değil; aynı zamanda geleceğe bırakılmış bir vicdan notudur. Fotoğraf burada hem estetik bir ifade hem de inkâr karşısında direnen bir bellek biçimi olarak anlam kazanır. Hüsamettin Bahçe’nin çalışmaları, Êzîdî hafızasının silinmesine karşı geliştirilen sessiz ama kararlı bir tanıklık dili sunuyor. Bu dil, yalnızca bakmayı değil; bakarken görmeyi, görürken sorumluluk almayı da zorunlu kılıyor.

“Geriye kalan, anlatılmış bir geçmiş değil; hâlâ susarak kendini koruyan bir hafızadır.”

Hafızanın Tanıkları