1. Bölüm İnsanlık tarihi, yalnızca savaşların, şehirlerin ve siyasal dönüşümlerin tarihi değil, aynı zamanda toprağa tutunmanın, ekmeği üretmenin ve hayatı sürdürebilmenin de tarihidir.

İlk insan topluluklarından bugüne kadar medeniyetin en temel dayanağı tarımsal üretim olmuştur. Çünkü insan, ancak toprağı işleyebildiği, suyu yönetebildiği ve emeğini bereketle buluşturabildiği ölçüde yarınını güvence altına alabilmiştir.

Fakat bugün geldiğimiz noktada, uzun süredir biriken yanlışların ve üretimi merkeze almayan anlayışların etkisiyle, tarımsal üretimimize dolayısıyla gıda güvenliğimize ve dolayısıyla sağlıklı beslenmemize dair inanç ciddi biçimde zedelenmiş durumdadır.

Bir zamanlar toprağa güvenle bakan insanlar, şimdi kaygıyla üretmeye çalışıyor. Umut yerini belirsizliğe, emek yerini yorgunluğa bırakıyor.

Bu mesele yalnızca ekonomik sıkıntılarla açıklanabilecek bir durum değildir. Çünkü tarımda yapılan yanlışlar sadece çiftçinin gelirini değil, toplumun gıda güvenliğini, kırsalın geleceğini, şehirlerin beslenme düzenini, gelir dağılımındaki dengesizlikleri, istihdamı ve ülkenin stratejik bağımsızlığını da etkiler.

Toprak işlenmediğinde, su doğru yönetilmediğinde, üretici desteklenmediğinde ve planlama yerine günübirlik kararlar öne çıktığında, kaybedilen yalnızca bir sezon olmaz; kaybedilen, bir milletin kendi kendine yetebilme kabiliyeti olur, insanımızın toprağa olan bağlılığı kaybolur. Hatta insanın yaşadığı ülkesine aidiyeti kaybolur ve asıl burada yaşanan kırılma ile büyük sorunlar yaşanır

Oysa insanın fıtratı, sürekli tüketerek yaşamak üzerine kurulmamıştır. İnsan akıl sahibi bir varlıktır. Onu diğer canlılardan ayıran en temel özellik de budur. Akıl, yalnızca düşünmek değil, toprağın dilini anlamak, iklimin değişimini okumak, suyun kıymetini bilmek, verimi artırırken doğayı koruyabilmektir. Bu yüzden tarımsal üretimde gerçek ilerleyiş, aklın rehberliğinde mümkündür. Fakat aklın sağlıklı işlemesi için güvene, adalete, bilimsel planlamaya ve halis niyetle hazırlanmış uzun vadeli politikalara ihtiyaç vardır.

Ne yazık ki bugün birçok üretici, geleceğini planlarken devletin ve kurumların öngörülebilirliğine güvenemiyor. Girdi maliyetlerinin sürekli artması, mazot ve gübre fiyatlarının üreticiyi zorlaması, su kaynaklarının bilinçsiz kullanımı, iklim değişikliğinin etkileri, pazarlama sorunları, aracılık zincirinin üretici aleyhine işlemesi ve kırsalda yaşamın giderek zorlaşması tarımsal yapıda derin bir kırılma oluşturuyor. İnsanlar toprağa emek veriyor, sabahın erken saatinden gecenin geç vaktine kadar çalışıyor; fakat emeğinin karşılığını alamadığı için giderek yoruluyor. Bu yorgunluk da zamanla umutsuzluğa dönüşüyor.

İşte tam da böyle bir dönemde, tarımsal üretimdeki yanlışları açıkça gören ve gelişimi ilmî esaslarla ele alan bir yaklaşımın ortaya çıkması, millet için yeni bir başlangıç anlamı taşır. Çünkü tarım, yalnızca bir geçim alanı değil; aynı zamanda bir medeniyet meselesidir. Bir toplumun toprağına nasıl davrandığı, geleceğine nasıl baktığını gösterir. Tarımsal üretimi ciddiye alan bir anlayış, yalnızca çiftçiyi değil, bütün toplumu korur. Çünkü sofraya gelen her lokmanın arkasında, görünmeyen ama toprak kokan nasırlı ellere sahip fedakarların emeği vardır.

İnsanlık tarihi bize göstermişki, yükselen bütün toplumların ortak noktası, üretimi stratejik bir alan olarak görmeleri, ilmi tarıma uygulamaları ve adil bir dağıtım düzeni kurmalarıdır. Çöküş dönemlerinin ortak özelliği ise toprağın ihmal edilmesi, üreticinin yalnız bırakılması, kırsalın boşalması ve dışa bağımlılığın artmasıdır. Bir ülkede insanlar kendi toprağında üretim yapamıyorsa, orada yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda yönetsel ve ahlaki bir sorun da vardır. Bu yüzden çözüm, günü kurtaran sözlerde değil; uzun vadeli, tutarlı ve üreticinin menfaatini esas alan e devletin üreticiyle birlikte olduğu aktif katılımlı bir tarım anlayışındadır.

İlim, insanı hakikate yaklaştıran en güçlü araçtır. Ancak ilmin tarımsal üretimde fayda üretmesi için doğru politikalarla desteklenmesi gerekir. Toprak analizi yapılmadan, su yönetimi planlanmadan, iklim verileri dikkate alınmadan, modern sulama sistemleri yaygınlaştırılmadan ve üreticiye teknik destek sağlanmadan verimlilik artmaz. Eğitim sistemi zayıfsa, gençler tarıma yönelmiyorsa, kırsalda yaşam cazip hâle getirilmiyorsa, toplumun üretim kapasitesi de zayıflar. Çünkü gelecek kendiliğinden oluşmaz; doğru planlama, sağlam kurumlar ve uzun vadeli bir vizyon ister. Üretimi sloganlarla değil, ilmî esaslarla ele almak; kalkınmayı rastlantıya değil, akla ve planlamaya dayandırmak ve doğru planlama yapanları iş başına getirmek gerekiyor.