Steven Spielberg’in yönetmenliğinde, gerçek bir hikâyeden beslenen film; yalnızca ustaca işlenmiş bir kovalamacayı değil, modern dünyanın en tanıdık duygularından birini, aidiyetsizliği anlatır.
Henüz 21 yaşına gelmeden pilot, doktor ve avukat kimliklerine bürünen Frank Abagnale Jr., sahtekârlığın ardına saklanmış bir dâhiden çok, parçalanmış bir ailenin içinde yönünü kaybetmiş bir çocuktur.
Leonardo DiCaprio’nun canlandırdığı Frank, her yeni kimlikte biraz daha görünür olurken, gerçekte biraz daha silinir. Sahte çekler, üniformalar ve unvanlar; onun için bir kaçış değil, var olma biçimidir.
Filmin karşı kutbunda ise Tom Hanks’in hayat verdiği FBI ajanı Carl Hanratty vardır. O, düzeni, kuralları ve sürekliliği temsil eder. Ancak bu kovalamaca klasik bir “yakala ve bitir” hikâyesine dönüşmez.
İki karakter arasındaki ilişki zamanla bir baba–oğul gerilimine, hatta tuhaf bir aynalanmaya evrilir. Biri kaçarken diğeri de aslında kendi yalnızlığının etrafında dolanır.
1960’ların Amerika’sı; pastel tonlar, caz ezgileri ve eski havaalanlarıyla yalnızca bir dönem dekoru değil, aynı zamanda kimliğin henüz sabitlenmediği bir çağın ruhu olarak karşımıza çıkar.
Film, hızla değişen dünyada insanın kendini nasıl inşa ettiğini ve bazen bu inşanın ne kadar kırılgan olduğunu fısıldar.
Sıkıysa Yakala, sonunda şu soruyu sessizce bırakır: Bir insan yakalandığında mı kaybeder, yoksa hiç durmadan kaçtığında mı?
Hikâyesinden çok ruh hâliyle akılda kalan, zekâsı kadar hüznü de olan filmleri sevenler için güçlü bir izleme önerisi.




