1942 yılında Lice’nin Banadêran köyünde dünyaya gelen Enver Özkahraman, çocukluk yıllarında başlayan resim sevgisini ailesinin ve çevresinin baskıları nedeniyle tam anlamıyla yaşayamadı. Ama hiç terk etmedi de. Aradan geçen yarım asırdan sonra, ilerleyen yaşına rağmen bu gün hala kültür ve sanat alanındaki çalışmalarına devam ediyor.
Özkahraman'ın hikayesini gazeteci yazar Emin Sarı derledi: Resim, onun çocukluk yıllarının ilgi alanıydı ama ilerleyen zaman onun yönünü resime çok yakın olan fotoğrafçılığa ve daha sonra halkoyunlarına, kilim dokumacılığına, yazıya ve daha birçok sanat dalına çevirdi. Halkın ona seslendiği gibi Enver hoca bütün bu sanat dallarının hepsinde yetenekli olduğunu ispatladı ama yine de fotoğrafçılıktaki başarısı onun en bilinen özelliğidir.

Aslında geçmişiyle bağını koparmayan herkesin geçmişine, köklerine ve anılarına özel bir ilgisi vardır. Günümüzün teknolojik gelişmeleri ve ulaşım olanakları insanların her anlarını belgelemelerine ve kayıt altına almalarına olanak tanıyor. Ama yakın geçmişte bile herkesin bu olanağı yoktu. Özelikle Hakkâri’nin ulaşılması zor coğrafyası söz konusu olunca! İşte diğer meziyetlerinin yanında Enver Özkahraman fotoğrafçılığı tam da burada önem kazanıyor. O, bu yüksek ve ulaşılması zor coğrafyanın yakın tarihini belgeleyen fotoğraf sanatçısıdır…
Enver Özkahraman’ın öyküsü çoğu Kürt çocuğu gibi tam günü belli olmayan herhangi bir ilkbahar günü Lice’nin Banadêran köyünde başlıyor. İlkokul çağına geldiğinde ailesi ile beraber Lice merkezine taşınırlar. “İlkokulu Sağımda Babuş, solunda Yaşar” isimli iki Mesihi (Ermeni) ile okur. Resime olan merakı da bu yıllarda ailesinin itirazlarına rağmen başlıyor. Ailesine ve akrabalarına göre, “resim yapmak günahtır ve resmin olduğu evlere melekler girmez.”
Hâlbuki gerek onların gerek akrabalarının evleri sakallı din adamlarının, Hazreti Alinin resimleriyle doludur. Nedense resim asmak hayırlı bir iştir ama resim yapmak günahtır… Onun çocuk aklında oluşan bu çelişki hep onunla beraber büyüdü ve sorgulama yeteneğini geliştirdi. Ama resim yapma konusunda ailesinin baskısına boyun eğmek zorunda kaldı ta ki yolu ilk fotoğraf makinası ve boya fırçasıyla kesişinceye kadar. Gerçi resim konusunda ailesinden gördüğü baskının bir benzerini yani “günah” baskısını fotoğrafçılık yıllarında da yaşadı ama bu kez pes etmek niyetinde değildi ve etmedi.
Liceli Enver Özkahraman’ın çocuklukta baskılanan resim merakı askerlikten sonra hem iş sahibi olmasına hem de yaşamının Hakkari’ye uzanmasına, bir de “Hakkarili” kimliği kazanmasına vesile olur. (Yıl) Diyarbakır’da yeni kurulan “İçme suları Bölge Müdürlüğünde “Teknik ressam olarak işe başlar. O yıllarda Van, Hakkari Bitlis, Muş, Siirt, Mardin, Urfa ve Diyarbakır’daki bu müdürlüğe bağlıdırlar, daha sonra Van ve Urfa da yeni şubeler kurulunca çekilen kura sonrası görev yeri Van olarak belirlenir. Bu Kez kurumlarının ismi “YSE” dir; 14. Mıntıka kontrol Amirliğinde işe başlar. Muş Bitlis ve Hakkari onların sorumluluğundadır. Köylerin yol, su ve elektrik işlerini bu kurum kendi olanakları ile yapıyordu ve belki de o yıllarda (1960 – 70’li yıllarda) bölgede yapılan köprü menfez ve çeşmeler bu yüzden hala sapasağlam duruyor ancak çok daha sonraları ihalelerle yapılan benzer birçok yapının yıkıntıları yolların kenarında, dere içlerinde duruyor…
Van’daki görev yıllarında ilkokul özlemi olan ressamlığa kıyısından da olsa bir giriş yapar ve Maraş Caddesinde bir TABELA RESİM REKLAM dükkanı açar. Makine ve dijital baskı olanaklarının olmadığı o yıllarda tüm maharetlerini fırçalarıyla göstermek zorundaydılar ve zaten YSE deki işi de çizim üzerineydi; yazın şantiyelerde çalışıyor, kışın ise arazi ve inşaat çizimleri yapıyordu. Şimdi olduğu gibi o yıllarda da Bitlis siyasileri mecliste çok etkiliydiler ve dolayısıyla zamanlarının çoğu Bitlis’te geçiyor ve çok çalıştırılıyorlardı.
1969 yılında yolu ilk kez Hakkari’ye düştüğünde doğasını ve insanını çok sevdi. O yılların sol devrimci hareketlerinden herkes gibi o da etkileniyordu ve Kürt kimliğini biraz korkuyla da olsa savunuyor, sahipleniyordu. Bir gün misafir olduğu bir köyde ev sahiplerinin “komşu köylüler” olarak tanıttığı dört Peşmerge ile karşılaşır, ona tarihi gelen bu anı belgeleyemediği için hayıflanır ve o gün bir fotoğraf makinası almaya karar verir. Artık hem Hakkâri’yle hem de fotoğraf sanatıyla yolu kesişmiştir. Eşiyle oturup konuşur ve o yılların “sürgün kenti” olan Hakkâri’ye yerleşmeye ikna eder. Hakkari ve Dersim o yıllarda “küçük Moskova” olarak anılıyor; nerede dürüst, ilerici, devrimci memur ve çalışan insan varsa Tunceli ve Hakkari’ye sürülürdü. O sürgün değildi, kendi isteğiyle tayinini oraya istemişti ama kimse ona inanmıyordu uzun yıllar “sürgün” olarak bilindi…

Ama bu durum onun için çok sıkıntı yaratmıyordu zira sürgünlere karşı gizliden gizliye bir sempatide vardı. Üstelik Hakkari, ilçeleri ve köyleri olağanüstü güzelliklerle doluydu. İnsanları ve gelenekleri tam anlamıyla onu mest ediyordu; çarşıda süt, yoğurt, sebze meyve bal satılmazdı ama onun evinden de bu gıdaların hiçbiri asla eksik olmazdı. Komşular ve arkadaşları kendi bahçelerinden, evlerinden getirir mutfağını doldurup taşırırlardı.
Şimdi insanlara garip gelebilir ama o zaman kimse sebze ya da meyve satmıyordu. Bu ayıp sayılıyordu. Hatta 80’li yıllarda sebze satmaya kalkışan bazı köylüler “Bacan firoş (Domates Satan)” diye küçümsenmiş, alay konusu olmuşlardı. Hırsızlık hiç olmazdı, kimse eşyalarını kilitlerin arkasına saklamaz, hatta ortalıkta bırakırdı. Kadına, kıza laf atılmazdı. Yerel ürünlerden sadece et kasaplarda parayla satılıyordu ama kıyma bulmak zordu çünkü gündüz elektrik olmadığı için eti çekmek mümkün olmuyordu ve etten bir-iki kilogram isteyemezdin; kasap satırıyla karkastan büyük bir parçayı keser sonra tartardı, ne kadar geldiyse almak zorundaydın…
Enver Özkahraman kendisine oldukça büyülü gelen bu gelenekleri hafızasına kaydetmekle yetinmek niyetinde değildi. Hakkâri’deki ilk Fotoğrafçı dükkânını açmış hem bu işten para kazanıyor hem de her şeyi belgeleyip, arşivliyordu.
İlk fotoğraf makinası Van’da Enver Perihanoğlu’nun dükkânından, 125 liraya aldığı LUBİTEL marka bir fotoğraf makinasıydı. Ama işini yapmak için sadece bir fotoğraf makinası yeterli değildi. Soba borusuna taktığı ampul ve bir objektifle yaptığı agrandizör, mükemmel bir şekilde tüm tap (baskı) işlerini yapmasına yetiyordu.
O yıllarda siyah beyaz fotoğraflar revaçtaydı ve piyasaya hakimdi ama Enver hoca renkli çekim yapmanın yanında, banyosu yurt dışında yapılan çok kaliteli ve pahalı SLAYT-Dia Pozitif filmleri kıymetli çekimlerimde kullanıyordu ki o yıllarda Türkiye de bunu bilen ve yapanların sayısı bir elin parmakları kadar değildi.
Hakkâri’nin vahşi doğasını ve özgün kültürünü yansıttığı fotoğraflarıyla, kartpostal ve takvim sayfalarının revaçta olduğu o yıllarda Ankara ve İstanbul fotoğraf camiasının aranır ismi olmuştu… Sat gölündeki yaylalarda çektiği otantik fotoğraflar neredeyse tüm evlerin duvarlarını ve ilk Hakkari kartpostallarını süslemeye başlamıştı. Artık her yıl büyük kentlerde ve yurt dışında düzenlenen fotoğraf sergilerinin de aranır ismi olmuştu. Bu arada kişisel sergilerde açıyor, o her ne kadar “elimden geldiğince bir şeyler yapıyordum” dese de coğrafyanın “kültür elçisi” olmuştu. Coğrafyanın güzellikleri ile birlikte, kültürel ve folklorik fotoğraflara ağırlıklı yer veriyordu. Açtığı kişisel ve karma sergilerden aralarında “altın saat”inde olduğu sayısız plaket ve ödül kazandı.
Bütün bu başarılara rağmen çoğu zaman hem halktan hem de güvenlik güçlerinden çok çekiyordu. Herkesin kendisine göre kaygıları vardı. Halk “ayıp” ve “başım belaya girer” diye fotoğrafının çekilmesine karşı çıkıyordu. Bir de herkeste bir ajanlık potansiyeli buluyorlardı; hele bir de elinde fotoğraf makinası varsa. Güvenlik güçlerinin kaygılarının mantıklı bir gerekçesi olmasına gerek yoktu. Çantasında biri siyah beyaz biri renkli negatif biri renkli pozitif film takılı üç fotoğraf makinası taşıyınca her zaman hesap vermek zorunda kalıyordu.
Bütün bu zorluklara rağmen fotoğraf makinalarını işi gereği gittiği her yere beraberinde götürüyordu. Bu onun Hakkari’nin tüm coğrafyasında yaşanan önemli önemsiz neredeyse her olayı belgelemesine yardımcı oluyordu. Örneğin aslında bir tek haber yazmamış olmasına rağmen ismi “Gazeteci Kemal” olan gazete bayisi Kemal …. de belgelemişti. 1988 Halepçe katliamından kaçan Iraklı Kürtleri de… Gerçi kitap ve gazete okumanın oldukça popüler olduğu o yıllarda gazete bayisi ilin önemli şahsiyetlerinden biriydi ve “Gazeteci Kemal” de işini oldukça ciddiye alıyordu.
Enver Özkahraman bir yazısında “Gazeteci Kemal”i şöyle anlatıyor: “Hakkâri’de Gazeteci Kemal dedin mi bilmeyen yoktur. Uzun yıllar efendiliği ve metaneti ile tava tencere kuponu yıllarında kuyruktaki fraksiyon temsilcisinden, devrimcisine, çocuğuna kadar herkese cevap verebilen bir insandı. Hızlı gazete saymada derece yapacak kadar iyiydi. Yazar değildi, muhabir değildi, foto muhabiri değildi. O Hakkari’nin tek gazete bayisiydi ve herkes tarafından “Gazeteci Kemal” olarak bilinirdi. Hem ev hem dükkân komşusuyduk, işine sadakati ve dürüstlüğü ile bilinirdi. 1980’li yıllarda da az kahrımızı çekmedi. Okuduğumuz demokrat gazeteleri, gençlerin okuduğu bol artist fotoğraflı gazetelerin içinde bize verir, döner yanındaki memur beye de “Sapık bunlar sapık!” Diyecek kadar da zekiydi.”
Enver Özkahraman Hakkari’nin İlk kartpostalını 1975 yılında yapmıştı. Bunu başka birçok kartpostal takip edecekti ama kartpostallardaki yerel elbiseli çocuk fotoğrafları devlet babayı rahatsız etmiş, devlet baba da onu rahatsız etmeye başlamış, uygun şekilde “nasihatte” bulunarak bu işten uzak durmasını istemişti. Bunun üzerine oda kendi adına kartpostal yapmaktan vazgeçmek zorunda kalarak fotoğraflarını başka firmalara vermeye başlamıştı. O fotoğraflarla “Anadolu Yaşantısı” adı altında birçok kartpostal ve poster bastırılmış ama onun ismi kullanılmamıştı. Daha sonraları ortam yumuşayınca tekrar kendi ismiyle kartpostallar ve posterler yapmaya başlamış; posterleri yurt genelinde en çok satılanlar arasında ilk sıralara girmişlerdi.
Tabi ki tarihin hiçbir dönemini sıradan yaşamamış olan Hakkari toprakları o yıllarda da önemli ve dramatik olaylara sahne oluyordu. 1975 ilk baharında Cezayir’de İran ve Irak’ın el sıkışması sonrasında Kuzey Irak’ta Irak hükümetine karşı mücadele veren Peşmerge güçleri bozguna uğramış, Hakkari toprakları üzerinden İran’a geçmek için yollara düşmüşlerdi. Peşmerge ile ilgilenmenin büyük suç sayıldığı o yıllarda Hakkarililer zor durumdaki bu insanlara tüm tehlikeleri göze alarak yardımcı olmuş, geçit vermeyen Irmak ve vadilerden İran sınırına kadar onları geçirmek için ellerinden geleni yapmışlardı.
Enver Özkahraman sadece olabildiğince olup biteni belgelemiyor, arkadaşlarıyla beraber onları çok etkileyen bu olaylarda taşıyabildikleri kadar çocuk ve kadını kolları uyuşuncaya kadar taşımışlardı… O sıcak anlarda Hakkari’nin saygın ailelerinden birinin kamyonunda akrabaları olan 20 Kürt yakalanmış ve Saddam güçlerine teslim edilmişti. Hakkari halkı buna çok çok üzülmüş; kadınlı, çoluk çocuklu ailenin teslimi sonrasında kurşuna dizildikleri haberi Hakkari’ye ulaşınca 40 gün Hakkari de kimse tıraş olmamıştı…

Bu dramdan 13 yıl sonra, 1988 yılında tüm dünyanın görmeyen gözleri önünde Kuzey Irakta bulunan Kürt kenti Süleymaniye’nin Halepçe kasabasında Irak diktatörü Saddam zehirli kimyasallarla binlerce yaşlı, çocuk, kadın ve erkeği katletti. Birçoklarının kullanılan elma kokulu hardal gazından dolayı “elma kokulu” dediği katliamdan kaçan binlerce sivil arkalarında 5.000 cenaze bırakıp Çukurca sınırına; SERÊSÊVÊ, AŞUT ve ELEMUN köylerinin kırsalına sığındılar. Fotoğrafçılık dışında mecburi gazetecilik de yapan Enver Özkahraman ülke ve dünya basınının görmek istemediği 20. yüzyılın bu son katliamını duyurmak için boşu boşuna çırpınıp durdu. Bütün bu cabalara rağmen, insanlar sınırı geçip SERÊSÊVÊ, AŞUT ve ELEMUN köylerine gelinceye kadar kimse onları görmedi ama artık Mızrak çuvala sığmaz olmuştu, binlerce aç susuz kadın çoluk çocuk kendilerini Hakkârililerin umuduna bırakmışlardı. Artık tüm basın yayın kuruluşlarından onlarca muhabir ve gazeteci doluşmuştu Hakkari’ye ama Enver Özkahraman Hakkari’nin yürekli insanları ve cefakar Çukurca köylüleri ile berber elinden gelenin fazlasını yapıp dramı en iyi yansıtan yüzlerce fotoğraf çekip dünyaya dağıtmayı başardı. Bu aynı zamanda onun belgelediği en büyük acısıydı…
Bu Kürtlerin yaşadığı ve Hakkarililerin şahit olduğu en büyük dramdı ama son değildi. 1991 yılında yeni göç dalgası tekrar Hakkari topraklarına yönelirken Enver Kahramanın hayatındaki ikinci önemli köprü öyküsü de doğuyordu.
Aslında iki köprünün öyküsü de 1970 yılında başlıyordu. Birinci köprü Devrimci Gençlik Köprüsüydü…
1969 Yılında İstanbul Boğaz Köprüsünün yapımını protesto etmek için bir araya gelen bir grup üniversiteli devrimci genç Boğaziçi Köprüsünün bir benzerini Zap Suyunun azgın sularının üstüne yapma fikrini ortaya atarlar. Milliyet Gazetesinden Abdi İpekçinin başını çektiği bir kampanya sonunda halk ve gençler kendi olanaklarıyla yolu olmayan Şavata köyüne ulaşımı sağlayan gençlik köprüsünü yaparlar. Şavata Köyü ünlü Anayaso şiirinde geçen köydür ve Selda Bağca’nın seslendirdiği türküde zaten gençlerin sloganı niteliğindeydi. Enver Özkahraman, Hakkari’deki önemli her olay gibi gençlik köprüsünün yapım aşamalarını da belgelemişti. Oda neredeyse her Hakkarili gibi bu köprünün öyküsünü ve yarattığı dayanışmayı önemsiyordu ama buna rağmen ikinci köprünün öyküsü çok daha özeldi onun için
Devrimci Gençlik Köprüsünün ülke ve Hakkari gündemini meşgul ettiği günlerde belki de devletin bu faaliyetin altında kalmaması gerektiğine inanan dönemin valisi Zap Suyu üzerine bir köprü yapılmasını emretmiş ama köprünün yapılış yeri olarak ilginç bir yer tespit edilmişti; Çukurca’nın neredeyse sınıra sıfır bir noktası.
Bugünkü köy hizmetleri, o günkü ismi ile YSE teşkilatı Köy İşleri Bakanlığı’na bağlı ama vilayetteki her türlü faaliyeti Valinin emrindeydi ve Vali o köprünün yapılmasını istiyordu. Enver Özkahraman Zap’ın iki yakasını birleştirecek bu köprünün etüt ve masa başı statik tüm işlerini istemeye istemeye yapmaya başlamıştı zira köprünün karşı yakasında bu köprüden yararlanacak, üstünden gelip geçecek kimse yoktu.
Emir büyük yerdendi ve köprü yapılmaya başlanmıştı. Sorumlu kuruluş olarak YSE çalışanları köprünün inşaat çalışmalarında da sık sık şantiyesine uğrayıp, Zap’ta yakaladıkları azman balıklarını asırlık çınarın altında közlüyor, işçilerle bu asma köprünün buraya niçin yapıldığı üzerine konuşuyor ve hayıflanıyorlardı. Enver Özkahraman’ın da aralarında bulunduğu ekip köprü yapım aşamasında ve yapıldıktan sonra da Çukurca’ya her gidiş gelişlerinde köprüye bakıyor; NIÇ, NIÇ, NIÇ” diyerek başlarını sallıyor; “o kadar muhtaç köy dururken, bu köprüyü boşu boşuna buraya yaptık” diye söylenip, hayıflanıyorlardı.
Tüm hayıflanmalara rağmen köprü tamamlanmış, tam yirmi yıl boyunca üstünden zaman zaman koyunlarını otlatmak için Zap’ın karşı kıyısına geçen çobanlar ve koyunlar dışında kimse kullanmamıştı; ta ki 1991 in ilkbaharına kadar. Zap sularının en azgınlaştığı o ilkbahar günlerinde Kuzey Iraktan yeni bir göç dalgası başlamış, zebani Saddam’ın yeni katliamlarından kaçan 300-400 bin Kürt 20 yıl boyunca kimsenin üstünden geçmediği bu köprüden sağ salim karşı kıyıya geçiyorlardı…

Günler boyunca Zap’ın öte yakasından beri yakasına aile aile, köy köy, kafile kafile perişan insanlar geçerken onlara yardım amacıyla eskiden balık közledikleri asırlık çınarın altında bekleyip, çoğu zaman ağlayan Enver Özkahraman ve arkadaşları bir taraftan da bu köprünün mucizesini konuşuyor köprünün yapımında emeği geçenlere dualar ediyorlardı.
Enver Hoca bu arada çoğu zaman kendi kendine; “Aptal adam, hani köprü işe yaramıyordu, bak nasıl işe yaradı?” diye söyleniyordu. Bir keresinde daha önce yapım aşamasında maketini yaptığı bu köprü hakkında yanında bulunan arkadaşı Fahri Adıyaman’a şöyle diyordu: ULAN DEĞİL BU KÖPRÜNÜN MAKETİ, HEYKELİ BİLE YAPILMALI HEYKELİ!…”
İki köprü hikâyesinin başladığı 1970’li yıllar aslında birçok başka açıdan da Hakkâri için oldukça hareketli geçiyordu. 1974- 1979 yılları arasında 3 hükümet kuran Bülent Ecevit Köye Ulaşım Projesi (Kup) adı altında köylere ulaşımı kolaylaştırmak amacıyla bir hizmet atağı başlatmış ve bu amaçla kurulan KUP şantiyesinin açılışı için eşi Rahşan Ecevit, bakanları ve milletvekilleri ile beraber Hakkari’nin Şemdinli ilçesine gelmiş açılış için organize edilen otantik bir programa katılmıştı.
Korgan- Koçyiğit köylerinin yol ayırımında açılışı yapılan KUP projesi kapsamında birçok yol usulüne uygun olarak yapılmış ve Hakkari ili birçok iş makinasına kavuşmuştu. Bu olumlu gidişat birkaç yıl sonra başlayan ihale furyası ile yokuş aşağı gitmeye başlamıştı. Elinde fotoğraf makinası ve çizim kalemleriyle Enver Özkahraman KUP sürecine de hem emeğiyle hem de sanatıyla katkıda bulunmuştu.
Elbette her gezginin yolculuğu gibi Enver Özkahraman’ın oldukça uzun süren Hakkâri yolculuğu sonunda bitmiş (1998) ve Enver Hoca rotasını Van’a cevirmiş ama ikinci vatanıyla bağını koparmamıştı, ya da Hakkâri onu bırakmıyordu. 1999 da Van’da DEHAP’tan Belediye Başkanı seçilen Şahabettin Özarslaner’in “kadına yönelik bir çalışma” yapalım teklifi üzerine, o yıllarda çoğunlukla yine başta Hakkâri olmak Şırnak ve çevre illerden Van’a göç yolu ile gelip kenar mahallelerde yaşayan, okula gitmeyen kızlar ve fakir kadınlara yönelik kilim kursları açarlar. Yaklaşık 20 yıl devam eden bu kurslarda kadınlara yine Hakkari kilimi yapma eğitimleri veriyor, Hakkari Stellerinin Urartu eserlerinin seramik ve cini biblolarını, duvar süslerini yaptırıyordu. Yani gerçekten de Hakkâri ile bağı hiç kopmuyordu.
Enver Hoca şimdi 78 yaşında ve Van’daki evinde daha çok kitap okuyarak zaman geçiriyor ama ilk fırsatta yeni bir kültür çalışmasıyla karşımıza çıkacaktır..




