Aziz Nesin’in Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz adlı eseri, yalnızca bir roman değil; aynı zamanda bir edebî serüvenin, bir fikrin ve bir karakterin farklı anlatım biçimlerinden geçerek olgunlaşmasının hikâyesidir.

Bu metin, Türkiye edebiyatında ender rastlanan biçimde, türler arasında dolaşmış; her durakta yeni bir anlam kazanmış ve sonunda romana dönüşerek kalıcılığını perçinlemiştir.

Bir karakterin yolculuğu: Radyo dalgalarından roman sayfalarına

Aziz Nesin, Yaşar’ı ilk kez bir radyo oyunu olarak kurgular. Sesin gücüne yaslanan bu ilk anlatımda Yaşar, henüz bedeni olmayan ama sesiyle var olan bir karakterdir. Dinleyicinin zihninde şekillenen bu “yarım varlık”, kısa sürede büyük ilgi görür. Bu ilgi, yazarı aynı metni sahneye taşımaya iter. Tiyatroda Yaşar artık ete kemiğe bürünür; seyircinin gözleri önünde yaşar, konuşur, yok sayılır ve yeniden doğar. Ancak bu görünürlük, ironik biçimde, Yaşar’ın temel meselesini daha da derinleştirir: Var olmak, her zaman görünür olmak mıdır?

Sahnedeki başarının ardından gelen senaryo çalışması, Aziz Nesin’in yazarlık serüvenindeki kırılgan noktaları da açığa çıkarır. Tıpkı birçok tiyatro yazarı gibi, o da bu kez sinema dünyasının sert gerçekliğiyle yüzleşir; emeğinin karşılığını alamaz. Yaşar’ın başına gelen adaletsizlik, yaratıcısının kaderiyle örtüşür. Böylece eser, yalnızca bir kurmaca olmaktan çıkar; yazarıyla kader ortaklığı kuran bir metne dönüşür.

Yaşar’ın yolculuğu bununla da bitmez. Bir haftalık gazetede çizgi roman olarak yayımlanır. Bu kez söz yerini çizgiye bırakır; absürtlük daha görünür, mizah daha keskin hale gelir. Ardından televizyon senaryosu gelir. Her yeni biçim, Yaşar’ı daha geniş kitlelere ulaştırırken, onun temsil ettiği “küçük insan” gerçeğini de çoğaltır. Okur, izleyici ve dinleyici her defasında Yaşar’da kendinden bir parça bulur.

Okurların ısrarı, çevrenin baskısı ve belki de metnin artık başka bir forma sığmaması nedeniyle, Aziz Nesin sonunda Yaşar’ı roman olarak yazar. Böylece Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz, edebiyatın en kalıcı alanına yerleşir. Roman, Yaşar’ın bütün bu yolculuklarının toplamıdır; sesin, sahnenin, görüntünün ve çizginin iç içe geçtiği çok katmanlı bir anlatıdır.

Kitabın giriş yazısını kaleme alan Meral Çelen, bu büyük ilginin nedenini Yaşar Yaşamaz’ın ağzından açıklar. Yaşar, ününün sırrını geç de olsa kavramıştır. İnsanların onu sevmesinin nedeni, başına gelenlerin yabancı olmamasıdır. Çünkü Yaşar, tekil bir karakter değil; toplumun ortak yazgısını taşıyan bir aynadır. Nasıl ki hepimizde biraz Don Kişot varsa, biraz da Yaşar Yaşamaz vardır. Hakkını aradıkça duvara çarpan, varlığını kanıtlamak için belgeler arasında kaybolan, yaşadığı halde yaşayamayan herkesin içinden bir Yaşar geçer.

Bu nedenle Yaşar sevilir, aranır, sahiplenilir. Onun trajedisi, gülünç olduğu kadar tanıdıktır. Eğer başına gelenler yabancı olsaydı, belki de bu kadar derin bir karşılık bulmazdı. Ama Yaşar, bizden biridir. Ve belki de bu yüzden, Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz yalnızca okunmaz; her dönemde yeniden yaşanır.

Var olamayan bir hayatın trajikomik hikâyesi

Akşama kitap önerisi: Kişisel başarının manifestosu "Her Şey Seninle Başlar"
Akşama kitap önerisi: Kişisel başarının manifestosu "Her Şey Seninle Başlar"
İçeriği Görüntüle

Yaşar Yaşamaz, romanın başında hapishanede, mahkûm arkadaşlarına hayat hikâyesini anlatarak söze girer. Daha ilk anda okur, bu anlatının sıradan bir yaşam öyküsü değil; bir insanın var olma mücadelesinin ironik dökümü olduğunu sezer. Devletin gözünde Yaşar, nüfus kayıtlarına göre çoktan ölmüştür. Ne var ki bu “ölü” insan, yaşamak zorunda bırakılır; çalışır, askerlik yapar, borç öder, ama hiçbir zaman gerçekten var sayılmaz.

Aziz Nesin, Yaşar Yaşamaz’ın başına gelenleri güldürüyle anlatırken, okuru derin bir sorgulamaya sürükler. Yaşar’ın yaşadığı her olay, bireyin devlet karşısındaki çaresizliğini gözler önüne serer.

Yaşar güldürür; ama güldürdüğü kadar da düşündürür. Çünkü onun yaşadıkları, yalnızca bir kişinin değil, sistem içinde sıkışıp kalan herkesin hikâyesidir...

Kaynak: HABER MERKEZİ